AleviSesi

Alevilik, Hz. Ali (a.s)'ın yolundan gitmektir.

Köşe Yazıları

Müşârete

Tövbenin tüm günahları bağışladığından ve insanın ruhunu ve kalbini tertemiz kıldığından kimse kuşku etmemelidir. Yanlış yapan bir insanı her zaman hatalı görse de insanlar, günah işleyip de tövbe edenin durumu İlâhi’nin indinde böyle değildir. İnsanlar farklı duygularıyla hareket ettikleri için, hata yaptığına şahit olduğu bir insanı her zaman genellikle hatalı görür, gerçekleri görmekten aciz oldukları için tövbe edenin temizlendiğini bir türlü kabullenmezler ve onu hep hata yapan biri olarak görürler. Oysa Rabbü’l-Âlemin ve Erhamu’r-Rahimin olan Yüce Allah, günahlarına gözyaşı dökerek samimi bir tövbeyle kapısına yönelen kuluna, sürekli kendisine ibadet eden kulundan daha fazla önem verir. Nitekim bir hadis-i kutsîde şöyle geçer: “Günahlarından tövbe eden kulumun inleyiş ve sızlayışı, abidin ibadetinden daha sevimlidir bana.”

Elbette bu, kulun gidip de günah işlemesi, ardından tövbe etmesi şeklinde düşünülmemelidir. Yani bir nevi günah işlemeye teşvik olarak algılanmasın sakın. Bu, gerçekte şeytanın vesvesesidir. Bu amaçla işlenen günahın ardından tövbe nimetinin bu insana nasip olması kuşkuludur çünkü. Olabilir ki günah peyderpey işlensin, neticede insanın kalbini katılaştırsın ve tövbe etmesini geciktirerek günah üzere dünyadan gitmesine sebep olsun.

Aksine amaç; İlâhi’nin, kulunun yaptıkları kötülüklere pişman olmasını ve kendisine bir daha karanlık dünyasına dönüşü olmayacak şekilde dönüş yapmasını sevmesidir. Evet, Merhametliler Merhametlisi; günah zulmetleri, isyan karanlıkları ve gaflet girdapları içinde bocalayıp şaşkınlık içinde kalan, buna rağmen Allah’ın kurtarıcılığından, nurundan ve rahmetinden umudunu yitirmeyen kulunun her sebepten kopup ilâhî sebebe sarılmasını çok sever. Çünkü O, özenerek en güzel biçimde yarattığı, meleklere karşı övündüğü, halifesi diye seçtiği, ona kendi özel ruhundan üfleyip şanı yüce bir ruh verdiği, bu makama ulaşması için de her şeyi ve herkesi seferber ettiği kulunu çok sever; bir süre kendisinden uzaklaşınca tekrar kendisine dönüş yaptığını gördüğünde, daha çok sever onu. Kulu bir adım kendisine doğru ilerleyince, O on adım ilerler; öyle ki bin aylık mesafeyi bir gecede kat ettirir ona. İşte kulun tövbesiyle Allah’ın tövbesinin gerçeği ve anlamı budur.

Ancak tövbe edip de günahlardan arınan kimse sürekli bu tövbe menzilinde de kalacak değildir. Tövbeden sonra da bazı yapması gereken şeyler vardır. Ki bu ve bundan sonraki birkaç yazımız bu konulara ayrılmıştır. Gerçek tövbede aslolan, insanın geçmişte işlediği bütün günahlara, hatalara ve yanlışlara pişman olmasıdır. Pişmanlıktan sonra ise, bir daha eski günahlarına ve hayatı boyunca karşısına çıkacak yeni günahları işlememeye dair bir karar ve azmin olmasının da gerekliliğini söylemiştik. Bu konuda Merhum İmam Humeyni şöyle buyurur Kırk Hadis Şerhi’nin birinci hadisin şerhi bölümünde: “Azim; günahları terk etmek, farzları da yerine getirmek ve hayatı boyunca zamanında eda edemediği ibadetlerini kaza etmek üzere karar almaktan ibarettir. Sonuçta azim, insanın kendi suret ve zahirini aklî ve şer’î bir insan şekline dönüştürmesi, şer’î bir insan niteliğine bürünmesidir. Şer’î insan; şeriatın istediği tarzda hareket eden, tüm duruş ve hareketlerinde, bütün fiil ve terklerinde Resul-i Ekrem’e (s.a.a) uyan kimse demektir. Bu ise, herkes için müyesserdir.” Nitekim bir ayette şöyle geçmektedir: “Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzâb, 21)

Tövbe ile birlikte insanda oluşması gereken azmin güçlenebileceği veya zayıflayabileceği gerçeğini de unutmamak gerekir. Çünkü tekrar günah işlemek, insanı tedricen ve yavaş yavaş azimsiz kılar ve Allah’a kulluk yolundaki bu değerli cevheri elinden çekip alır. Neticede insanın iyi işler yapması, oruç gibi ibadetlere yönelmesi insandaki azim ve irade nimetini güçlendirdiği gibi, işlediği günahlar da azim ve kararlılığının zayıflamasına ve hatta Allah göstermesin yok olmasına neden olur.

Bu arada “tövbe” makamından sonra da “inabe” makamının geldiğine işaret etmiştik bir önceki makalemizde. İnabenin ise seyir ve süluktaki bir menzilden yukarıdaki bir diğer menzile geçmek olduğunu, günah çukurundan tövbe menziline değil de nefis evinden en yüce amaca hicret etme anlamına geldiğini arz etmiştik. İşte ahlâk üstatları tövbeden sonra ve inabe esnasında, sırat-i müstakim talibinin, Allah yolu salikinin ve nefsiyle cihat eden mücahidin yapması gereken bazı önemli şeyleri dikkate almasının gerekliliğine işaret etmişlerdir. Ki bunlar, azim içerikli tövbeden sonra ilâhî kulluğun ilk adımlarıdır; aynı zamanda ömür boyu bir kulun yapması gereken hususlardır.

Zaten insanın ahlâkî seyir ve süluktan amacı, hiç kuşkusuz kulluk makamına ermek istemesidir. O kulluk makamı ki, Rabbimiz bizi onun için yaratmıştır. Kulluk da, insanın kendi istek ve iradesini bir kenara bırakıp, kendi istekleri doğrultusunda hareket etmeyi terk edip, nefsine itaatten uzaklaşıp sadece ve sadece Allah’a itaat etmeye yönelmesi, O’nun iradesine teslim olması noktasından başlar. Böyle bir azim ve ardından azmettiğini uygulamaya geçirmek ise takvadan ibarettir. Çünkü takva; insanın Allah tarafından yasaklanan tüm günahları terk etmeye ve yapılması emredilen bütün farzları yerine getirmeye çalışmak demektir. Dolayısıyla amel makamında kulluğun ilk adımı, bu anlamdaki takvayı elde etmektir diyebiliriz.

Seyir ve süluk aşamasında bazı merhaleler vardır ki değişik rütbe ve makamlarıyla bütün salikler onlarda ortaktırlar ve onları uygulamakla mükelleftirler. Yani söz konusu merhalelerin başarıyla geçilebilmesi için bazı hususlar vardır ki salik onlara dikkat ettiğinde, onlardan yararlandığında ve uygulamaya koyduğunda gerçek kulluk makamını elde etmede başarılı olur. Bunlar anlık, günlük, haftalık, aylık, yıllık ve ömürlük olmak, aynı şekilde maddî-manevî, dünyevî-uhrevî ve farklı ruhanî-cismanî melekeler, huylar olmak üzere birçok çeşide sahiptirler. Biz bu yazımızda elimizden geldiğince salikin bir ömür boyu günlük bir program olarak uygulaması ve titizlikle yerine getirmesi gereken önemli konulara değineceğiz inşaallah. Bunlar ise şunlardan ibarettir:
1- Muşârete
2- Murâkabe
3- Muhâsebe
4- Muâtebe

Şimdi sırasıyla bunların açıklamasına geçelim:

1) Muşârete
Ahlâk âlimlerinin tövbeden sonra yapılmasının gerekliliğini söyledikleri ilk adım, muşâretedir. Müşârete, insanın kendisiyle şartlaşması; gün boyu farzları yapmak, günahları ise terk etmek üzere kendisine şart koşması, söz vermesidir; Allah’ın emirlerine itaat etmeye, günahlarından kaçınmaya dair kararlar almasıdır. İnsanın kendisiyle sözleşmesi ise, gerçekte Allah ile ahitleşmesi demektir.

Ahlâk âlimleri bu iş için en güzel vaktin, sabah namazından sonra olduğunu söylemişlerdir. Çünkü kul o saatte Rabbinin emrini icabet edip tatlı uykudan uyanarak ve namazın nuruyla ruhunu, kalbini, aklını, kısacası tüm benliğini nurlandırarak büyük bir liyakat elde etmiş olur; o andaki kararı sağlıklı ve sağlam niteliğe bürünür.

İşte salik kul, sabahın erken saatlerinde uyandığında biraz düşünmelidir: Rabbim bugün de bana yeniden yaşam fırsatı verdi, kulluğu için namaz gibi büyük bir sermaye bahşetti bana. Oysa uykuda iken tekrar bu hayata dönmeyebilirdim. “Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyenin de uykusunda iken canlarını alır da ölümüne hükmettiği canı alır.” (Zümer, 42) Bilmelidir ki, uykudan uyanmak, Allah’ın kendisine olan nimetlerindendir ve yetkisine verdiği yeni bir sermayedir; kul o sermaye ile dünya ve ahiret saadetini, mutluluğunu elde edebileceği gibi, dünya ve ahiret hüsranı, bedbahtlığını da kazanabilir.

“Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında, ‘Rabbim! Beni geri gönder, ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş ve hareketler yapayım.’ der. Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir.” (Mü’minûn, 99-100) ayeti üzerinde de iyi düşünmelidir. Öyle olduğu bir hâlde dünyaya tekrar dönmek için ricada bulunan bu insan, döndüğünde neler yapar? İşte kendisini tam öyle bir durumda hissetmelidir. Dönmesine asla izin verilmeyeceğine göre, o gün gelmeden bugün o işleri yapmaya ciddiyetle karar almalı ve uygulamaya koymalıdır.

Ardından Allah’ın, kendisine sunduğu bu yaşam sermayesini doğru şekilde kullanması için akıl, kalp, göz, kulak, ağız, el ve ayak gibi hizmetçisi konumundaki nimetlerinden bu yönde nasıl yardım alabileceği ve onları nasıl doğru yola sevk edebileceği üzerinde dakik biçimde tefekkür etmelidir. Bu nimetlerle ilâhî emirlere uyduğunda kendisine ne gibi büyük nimetler verileceğini, karşı geldiğinde ise nasıl bir azaba duçar olacağını gözü önüne getirmelidir. Şunu da hiç unutmamalıdır ki kıyamet günü, sahip olduğu tüm bu organlar lehinde veya aleyhinde şahitlikte bulunacaklardır. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.” (Yâsîn, 65)

Yine dünyada her gün gördüğü bunca nimetler, rızıklar, yiyecekler ve her gün karşılaştığı ölümler, sıkıntılar, belâlar üzerinde de tefekkür etmelidir. Her şeyin Allah’ın bir yarattığı olduğunu aklına getirmelidir; kimin rızkıyla, kimin nimetiyle, kimin verdiği güçle kime karşı geldiğinin farkında olmalıdır ve kimin huzurunda kime isyan ettiğinin bilincinde olmalı, gizliden bile olsa yaptığı her şeyin yaratıcısı ve gözetleyici melekler tarafından görüldüğünü bilmelidir.

Birisi İmam Hüseyin’in (a.s) mübarek huzuruna geldi. Dedi ki: “Ey Allah Resulü’nün oğlu! Ben günah işlememeye güç yetiremiyorum, kendimi günah işlemekten alamıyorum. Bana bir nasihatte bulunur musun?” Buyurdu ki: “Şu beş şeyden birini yap, istediğin kadar günah işle.” Adam, “Buyur ey Allah Resulü’nün oğlu!” deyince İmam şöyle buyurdu: “Birincisi: Allah’ın rızkını yeme, istediğin kadar günah işle.” Adam, “Ama nasıl olur?! O zaman ben ne yerim, nerden yerim, nasıl yerim? Sonuçta her şey Allah’ın rızkıdır! İkincisini söyle.” dedi ve İmam devam etti: “İkincisi: Allah’ın arzından (yerinden) dışarı çık, istediğin kadar günah işle.” Adam, “Bu ki daha zor! O zaman nerde oturayım, nerede dolaşayım?!” dedi ve İmam devam etti: “Üçüncüsü: Günah işlerken Allah’ın seni görmediği bir yeri seç, istediğin kadar günah işle.” Adam, “Nasıl imkânı olur?! Hiçbir şey Allah’a gizli değil ki!” dedi ve İmam devam etti: “Dördüncüsü: Ölüm meleği Azrail canını almaya geldiğinde onu kendinden defet, istediğin kadar günah işle.” Adam mustarip bir hâlde, “Kaldı beşincisi, ümit ederim ki en kolayı olur.” dedi ve İmam devam etti: “Beşincisi: “Cehennem sorumlusu Malik seni cehenneme soktuğunda cehenneme girme, istediğin kadar günah işle.” Adam, “Yeter bana, yeter! Artık Allah bir daha beni hoşlanmadığı bir iş üzere görmeyecektir!” dedi ve İmam’ın yanından ayrıldı.

İşte tam da bu ve benzeri düşüncelerden sonra gün içinde yapması gerekenlerle terk etmesi gerekenler konusunda kendisiyle sözleşmeli, kendisine sözler vermelidir, hasta nefsi için bir reçete hazırlamalı yahut hastalığa yakalanmamak amacıyla gerekli tedbirleri almalıdır. Salik ancak böyle bir tedbir ve karar alma neticesinde gün boyu üzerine farz olan ibadetleri yerine getirir, kaçınması gereken günahlardan sakınıp korunur. Burada salik nefsini sanki bir ortak gibi algılıyor ve karşısına geçip onunla bazı sıkı sözleşmeler yapıyor. Ortaya bir de hayat gibi çok değerli bir sermaye koyup onu ortağına teslim ediyor; onunla büyük kârlar elde etmesini, kesinlikle zarar etmemesini tembihliyor. Buradaki ortaklar ise akıl ile nefistir. Aklın, nefsin ortaklığına ihtiyacı vardır. Sermaye aklın vereceği, çalışmak ve sermayeyi çalıştırmak ise nefsin ortaya koyacağı bir iştir. Şartı koşan da sermaye sahibi akıldır. Nefse bazı şartlar koşar, şunu şunu yapmasını emreder ve sürekli üzerinde denetleyici olur. Nefisle yapılan bu sözleşme ve şartlaşma da insanın üzerinde gün boyu psikolojik olarak bir etki yaratır ve sürekli teyakkuz hâlinde olması, zerre dahi gaflete düşmemesi gerektiği duygusunu aşılar.

Bu hususa ve önemine, bazı ayet ve hadislerde de işaret edilmiştir. Bir ayette şöyle buyrulur: “Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde sözlerini değiştirmemişlerdir.” (Ahzâb, 23) Çünkü bazıları Allah ile şart koşup ahitleşiyordu, O’na söz veriyordu; ama sözünde durmuyordu. “Andolsun ki daha önce onlar, sırt çevirip kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz mesuliyeti gerektirir!” (Ahzâb, 15)

İmam Zenyelabidin (a.s) de Sahife-i Seccadiye’nin “Tövbe Duası” olarak bilinen 31. duasında şöyle buyurur: “Ey Rabim! Ben de sana; hoşlanmadığın işe geri dönmeme, kınadığın şeyi yapmama ve bütün günahları yapmama sözü veriyorum.”
Bir hadiste de İmam Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Her kim kendi nefsinin eksiklerini araştırmaz ve gidermek için sözleşmezse, nefsi ona galip olur. Sürekli eksiklikte olan kimse için de ölüm daha hayırlıdır.”

Kısacası, müşârete/sözleşme, insanın kendisine ve Allah’a söz vermesi, nefis tezkiyesi için çok önemli adımlardan biridir. İnsan onsuz, dünyanın süsleri ve çekicilikleri karşısında her zaman gaflete düşer, günah karanlıklarında yolunu kaybedip helâke uğrar ve kurtulması bir türlü mümkün olmaz.

Merhum İmam Humeyni şöyle buyurur: “Muşârete; insanın, meselâ her günün başlangıcında, ‘o gün Allah Tebareke ve Teâlâ’ya karşı muhalefet etmeyeceğine’ dair kendisine söz vermesi ve bu hususta ciddi bir karar alması demektir. Malumdur ki, insanın tek bir gün içinde Allah’a muhalefet etmemesi oldukça kolay bir şekilde uhdesinden gelebileceği bir iştir. Sen azmet, kendine söz ver, şartlaş ve tecrübe et de bunun ne kadar kolay bir iş olduğunu gör. Şeytan ve bu melunun orduları bu işi senin gözünde abartıp büyütmeye ve zor bir iş gibi göstermeye çalışabilirler; ama bil ki bu, şeytanın bir hilesi ve aldatmasıdır. Ona kalben ve gerçek anlamda lanet et, batıl evhamları kalbinden dışarı at ve tek bir gün bunu tecrübe et; o zaman bu işin ne kadar da kolay olduğunu sen de tasdik edersin.”

Aslında sadece ilâhî salik için değil, hayatta her türlü alanda başarılı olmanın sırrıdır muşârete; uzun ve kısa süreli program sahibi olmak, arzulanan hedef için bazı kararlar almak ve bu kararları uygulamaya geçirmek için azimli olmak…

Evet, insanın hayatta başarılı olmak, ahirette de kurtuluşa ermek için başkalarına, özellikle sevdiği insanlara verdiği maddî-manevî, dünyevî-uhrevî (dua ve şefaat gibi) sözleri tutması, yerine getirmesi, böylece söz verdiği insanlar nezdinde yüzü ak olmanın sevincini yaşaması gerektiği gibi, kendine de dünyasını ve ahiretini ilgilendiren her konuda bazı sözler vermesi, aldığı kararları pratiğe geçirerek dünya ve ahirette mutlu olmanın, ilâhî dergâhta yüzü ak olmanın sürurunu yaşaması gerekir.

Yazımızı, ilâhî bir insanın gün boyu ve tüm hayatında nasıl bir hayat tarzı benimsemesini, nasıl olmasını ve ne gibi kararlar almasını konu edinen İmam Ali’nin (a.s) Hâris-i Hamdanî’ye yazdığı 69. mektubundan alıntıyla noktalıyoruz:

“Kur’ân’ın hükmüne sarılıp ondan öğüt al. Helâlini helâl, haramını haram bil de hak olarak geçmişe dair anlatılanları tasdik et. Dünyadan geçenleri, geriye kalanları kıyas et… Hepsi de geçici, yok olucudur. Allah’ın ismini yücelt, onu hakkıyla an. Ölümü ve ölümden sonra olacakları çokça hatırlar. Ahiretin şartlarını (verdiğin sözleri) sapasağlam bir şekilde yerine getirmeden ölümü isteme. Gizlice yapılıp da açığa çıkıldığında utanılan her işten sakın. Sorulduğunda sahibinin inkâr edeceği veya özür dileyeceği işi yapmaktan sakın… Öfkeni yen, gücün yettiğince (başkalarının) suçları bağışla, kızdığında aklını başına al. Nimet kalıcı olsun diye Allah’ın verdiği her nimetin şükrünü eda et. Allah’ın sana verdiği nimetlerden hiçbirini zayi etme… Bil ki, müminlerin en üstünü; kendisinden, ailesinden, malından herkesten önce infak eden, onları Allah yoluna adayandır. Zira önceden gönderdiğin hayır, sana azığın olarak kalır, geriye bıraktığın ise senden başkalarının hayır olur. Yağtığı hoş olmayan kişiyle arkadaşlık etme… Allah’a itaatte yardımcısı az olan, gaflet ve zulüm içinde olan yerlerden çekin. Düşünceni seni ilgilendiren işlere ver… Çarşılarda oturmaktan sakın; oralar şeytanın hazır olduğu, fitnelerin ortaya çıktığı yerlerdir. Allah’ın senden üstün kıldığı kişiye çokça bak, düşün; çünkü bu, şükrün kapılarındandır. Cuma günü, Allah yolunda olması veya yapman mecburî olan bir iş hariç, (Cuma) namazı kılmadan yolculuğa çıkma. Bütün işlerinde Allah’a itaat et… Nefsini kulluğa alıştır, ona yumuşak davran, ezip azarlama. Sana Kitap’ta farz kılınmış olanlar dışında onu hoş tut; çünkü farzların, vaktinde ve yerinde eda edilmesi gerekir. Dünyayı isteyip Rabbinden kaçarken, ölümün seni sana gelip çatmasından kork. Fasıklarla arkadaşlık etme; çünkü şer, ancak şerle birleşir. Allah’a saygı göster, O’nu sevenleri de sev. Öfkeden sakın; çünkü o, İblis’in ordusunun büyük bir bölüğüdür. Ve’s-Selâm.”

“Muşârete” aşamasından sonra sıra “murâkabe” aşamasına gelir ki, bir sonraki yazımızda devam edeceğiz.

Musa GÜNEŞ

The following two tabs change content below.

Musa GÜNEŞ

Latest posts by Musa GÜNEŞ (see all)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.