Geri Beslemeler:Yazılar Yorumlar

Bulunduğunuz yer: Ana Sayfa » Köşe Yazıları » Kapitalizm, Komünizm ve İslam (Ekonomik Yapı)

TV’de ne var ne çok diye aranırken ilginizi bir tartışma programı çeker ve kulak kabartırsınız bu adamlar niye tartışıyorlar diye. Birçok kimsenin başına gelir bu durum.

Ortada bir moderatör, yani eski tabirle söylersek bir değnekçi ve ikişerden dört kişi karşılıklı oturmuşlar. Yöneticinin sağında laik ve demokrat bir prof ve hemen yanında İslamcı araştırmacı falan… Karşı tarafta ise dinle imanla hiç merhabası olmamış ateist bir prof ve kaşarlanmış sekülerist bir yazar.

Böylesi danışıklı programlarda genellikle sol daha aktiftir. Programın moderatörü özellikle sol kesime yol göstermek için ilk soruyu sağdakilere sorar,” İslam’ın bir sistemi var mı? Kapitalizm ve komünizmden öte neyi var İslam’ın?” diye.

İslamcı laik ve demokrat olarak Osmanlıda üretim araçlarının statüsü şöyle, Abbasi’nin arazi uygulaması böyle diye örnekler verirler. Sonunda,”Birçok uygulama var ve dolayısıyla İslam’ın ekonomik, sosyal, siyasal anlayışı duruma bağlı olarak özellik kazanır” derler.

Karşı taraftakiler ise bu söylenenlerin İslam’ın siyasal sosyal ve ekonomik bir anlayışı olmadığının ispatıdır deyi kestirip atarlar. Hatta daha ileri gidip diğer dinler gibi İslam da kapitalizmin kolaylaştırıcı bir unsurudur derler. Yani gerçeği olmayan bir tespiti İslamcı geçinen laik demokratlar yaparlar ve diğerleri de bu sakat anlayışı yerden yere vururlar. Sonrası malum: Sen, ben… Saatlerce İslam’a iki taraflı saldırı… Savunma pozisyonundan da saldırı, saldırı pozisyonunda saldırı… TV seyreden Müslümanların büyük çoğunluğu ise sağ taraftaki laik demokratları kendilerinden kabul eder sol laik demokratlara içten içe ya da alenen hakaret edeler. Velhasıl böylece İslam’a iki taraflı saldırı olur bir çok  akşam.

Sahi İslam’ın sistemi ne? Siyasal, sosyal,  ekonomik anlamda kendine has tarzı yok mu İslam’ın?

Bunu izah edebilmek için de peygamberin uygulamalarına ve Kur-an’a başvuracağız ama bu arada kapitalizmin oluşmasında İslam’ın nerelerde ve nasıl yürütüldüğüne de bakmak gerekecektir.

Hz. Peygamber Medine’ye gelir gelmez, İslam’ın siyasal, sosyal ekonomik temellerini atmaya başlamıştır. Çünkü Medine bir toplu yaşantı yeriydi. Medine o zamanlar Arabistan’da hatırı sayılır ekonomik bir fonksiyona sahipti. Medine, bağlık bahçelik ve Mekke’ye göre daha yeşil bir yerdi. O döneme göre sebze ve meyve üretimi yanında hayvancılık yapılır, deve ve koyun keçi gibi hayvanların yetiştirilmesine önem verilirdi. Ayrıca o dönemin önemli bir savaş ve yol vasıtası olan atın üretilmesinde Medineliler de elbette bir büyük çaba içindeydi. Medine bu ürettikleri ürünlerin ihtiyaç dışı fazlasını hem kendi içinde tüketiyor, hem de başka şehirlere veriyordu. Ayrıca kölelik diğer bölgelerde geçerli olduğu gibi… Medine’de de geçerliydi. Açıkçası Medine’deki cahiliye yapı ekonomik yönden saltanattan çok kapitalizme benziyordu.

Saltanatta ne kapitalist, ne komünist ne de İslami bir rejim vardır. Saltanatta üretim aracı da tüketim aracı da, üreten de üretilen de hepsi hanedanındır. Yani son söz sultanın… Sultan malını bu gün böyle kullanır, yarın başka kullanır. İsterse cami yapar, isterse saray. İsterse kullarına lütfeder, isterse katleder. Krallıkta bu vazgeçilmez kuraldır. Şöyle bir hayvan hikâyesi anlatılır kıssadan hisse diye:

“Bir gün ormanlar kralı avladığı bir ceylanı vahşi yaverlerinin önüne atmış. Bunu paylaşın demiş. Önce kurt çıkmış, orada bulunanların sayısınca paylaştırmış ve aslana da bir pay ayırmış. Aslan kızmış kurda bir pençe atmış ve dişlerini göstermiş, bu ne biçim paylaşım ” diye.

Çakal ileri atılmış ve “Sayın kıralım avın yarısı senin kalanı bizim” demiş. Aslan ona da bir pençe yapıştırmış ve bu da yanlış demiş ve kükremiş: Ya bu paylaşımı doğru dürüst yapın yoksa hepinizin canına okurum.

Herkes tilkiye doğru dönmüş, “umudumuz” diye. Tilki çaresiz işi ele almış ve avdan bir ufacık parça alıp,” buncacığı kullarının, diğer kısmı senin demiş, eklemiş: Evet. Sayın kralımız! Esasında avın hepsi senin ama sizin lütfunuzu reddetmek olmaz “ deyip gururla başını dik tutarak aferin beklemiş. Aslan ona da şiddetli bir pençe indirmiş ve” Geri zekâlılar! Siz kim oluyorsunuz da kralınıza pay ayırıyorsunuz. Krala pay olur mu be!” diye bağırmış.”

Söylemek istediğim şu: Cahiliye döneminde ne Mekke’de ne Medine’de, krallık vardı.Çünkü tek bir kişi ya da tek bir sülale hâkimiyeti yoktu Medine’de. Üretim dağıtım ve tüketim işleri büyük aileler arasında içten içe bir hareket olarak belirginlik arz ederken pazar ve panayırlar dış ekonominin dağıtım merkezleriydi.

Peygamber elbette yalnız gelmedi Medine’ye. Yanında Mekke’den Hiçret eden binlerce insan vardı. Kadın, erkek, çoluk çocuk… Evsiz barksız ve beş parasız… Bu hicret o zamana kadar Mekkelilerin ve Medinelilerin bilmedikleri bir şeydi. Gerçi eman verme diye bir kural vardı o zamanlarda o bölgede ama bu hicret olayı bambaşka bir olguydu. Bu hicret Habeşistan’dakinden de farklıydı. Hicretle birlikte Medine’de yeni bir üretim-tüketim ve dağıtım olgusu gerçekleşiyordu. Artık Medineliler üretimde tüketimde dağıtımda o bölgede örneği olmayan paylaşımcı bir oluşuma adım atmıştı. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için şeklinde bir üretim anlayışı o günlerde gerçekleşiyordu.“Müminler kardeştir” sözünün gereği o günlerde fiili olarak toplumsallık kazandı. Medine ‘de artık olan olmayana verecek ve komşusu açken tok yatan bizden değildir sözleri önem arz edecekti.

Böylece bir kurumun olgusu hazırlanıyordu. Yardımlaşma ve sevap kurumunun… Birlikte iş yapma ilk önce peygamberin evinde denendi. Daha sonra bu olgu mescit yapımında biçimlendi. Sonra insanlar dertlerin paylaşımını gerçekleştirdiler. Hukuki olgular mescitte biçimlendi. Düşmanla ilgili danışımlar ve kararlar mescitte alınır oldu. Ellerinin artığını mümin kardeşleriyle paylaşmak isteyen müminler paylaşımı peygamber yapsın diye mescide getirmeye başladılar. Allah için harcansın diye paralar mallar mülkler mescide ulaştı. Peygamber bunları hem dağıttı hem de kurallarını açıkladı. Vahye dayalı kurum ve kurallar oluştu. Savaşıldı ve savaş esirleri ve ganimetler mescide getirildi. Allah’ın Resulu vahiy desteğiyle onları paylaştırdı. Hem kuralını söyledi hem de bizzat kuralı uyguladı. Tüm hukuklar; medeni, cezai, siyasi, iktisadi ve askeri hem uygulandı hem kurumlaştı. On iki yıl gibi bir zamanda İslam’ın siyasal, sosyal, ekonomik hukuku hem belirlendi hem de uygulandı. Açıkçası siyasal, sosyal ve ekonomik yapı bizzat peygamberin eliyle biçimlendi. Yirmi iki yılda Medine’de orijinal siyasi, sosyal ve ekonomik bir toplumsal yapı gerçekleştirildi.

Peygamberin vefatında Medine’de halkın Mal ve can güvenliği emniyetteydi. Düşmana karşı savunmada nasıl ve ne şekil toplanılacağı belli kurallara bağlanmış bir askeri oluşum yani cihat kurumu şekillenişti.

Peygamber son günlerinde Bizanslılara karşı cihad ilan etmiş ve bu işin askeri sorumlusunu on sekiz yaşındaki Üsameye vermişti. Ali hariç tüm sahabe bu orduya çağrılmıştı. Bu bir kurumdu artık. Medine’ye epeyce uzakta bir mesafede malum yere ordu komutanı sancağını dikerdi. Eli silah tutan Müslüman savaşçılar da oraya gider sancağın etrafında toplanırlar, komutan, askerini tertip ve tanzim eder, kendince göre ordusunda iş bölümü yapardı. Tertip, düzen ve hazırlıklar tamamlanınca ordu hareket ederdi.

Sancak dikildiği andan itibaren seferberlik başlar. Bu harekete katılması gerekenler oraya teslim olurdu. Oradan ayrılmak fiilen cezalandırılmaz ama bu kötü işi yapan kimse güvenirliliğini yitirirdi. Ordugâhtan Cuma namazı için bile olsa ayrılmak olmaz. Ben peygamberin mescidinde yirmi yedi kat sevap alacağım, dolayısıyla cemaate katılmam gerek diye sancağın etrafından uzaklaşılmaz. Çünkü oradakiler seferidir, şartları başkadır. O sancağın altında olmak ve o sancağın altında kılınan namaz başka zaman ve mekânda kılınan namazlardan çok daha fazla sevap getirecektir.

Usame’nin ordusunun zamanında hareket edememesi askerin siyasete karıştırılışının Müslüman dünyadaki ilk örneği olsa gerek. Lider ölmedi ama hasta, ikinci adam yerli yerinde. Lider iyileşir veya iyileşmez bu durum orduyu ilgilendirmemelidir. Lider hasta olursa, lider ölürse, liderin olmadığı anda ümmet başsız kalmasın diye her zaman ikinci adam pozisyonu korunmuştur peygamberin sağlığında. Peygamberin olmadığı yerde Ali vardır. Ali de yoksa Medine’de bir vekil tayin edilirdi özel görevli olarak. Açıkçası şu: Peygamber zamanında asker- siyaset ilişkisi olması gereken şekliyle kurumsallaştı ama bu kurum daha peygamberin sağlığında Usame’nin ordusu sayesinde ilk darbeyi yedi. Komutana uymayanlar ve peygamberin ölümünü merak edenler her fırsatta ordugâhı terk edip Medine’ye koşuyordu. İslam dünyasında ilk çatlak askerin siyasete karışmasıyla başlamış ve Usame’nin ordusunun peygamberin vefatına kadar peygamberin ısrarlı emirlerine rağmen hareket etmemesi siyasal yapıda askeri bir değişime neden olmuştur. Usame’nin emrindeki erler Usame’nin komutanı oluverdiler bir gecenin içinde.

Öyle de olsa peygamberin kurduğu askeri kurum asli şekliyle İslam literatüründe mevcuttur. Askerler sivillerin idaresinde olmak zorundadır. İnsanlar askerlik çatısı altında iken siyasete karışamazlar. Ayrıca askerlikte gönüllülük esastır. İslam’da inananlar sorumludur askerlikten. İnanmadığı bir dava için insanları savaşa sürmek niye?

Yine Medine devletinde gelirlerin nerden elde edileceği  ve bu gelirlerin nerelerde sarf edileceğinin gereği fonlarla tespit edilmiş ve bizzat uygulanıyordu. Mesela bir fonda humus gelirleri toplanıyor ve bu gelirler sekize bölünüyor; Allah’a ve resulüne, resulun akrabasına, fakire, miskine, yolda kalmışa, borçluya, kalbi islama ısındırılacaklara dağıtılıyordu. Bu fon humusla dolduruluyor, listedeki sekiz gruba dağıtılıyordu. Hakeza serveti belli bir miktara ulaşanlardan gelen mallarla oluşan fondan ise peygamber ve akrabaları hariç fakir ve fukara yararlandırılıyordu. Bundan başka insanların gönüllerinden kopup kendiliğinden verdikleri sadakalar aynı fonlardan aynı gruba yani fakir fukaraya veriliyordu. Savaşmadan barış yoluyla düşmandan elde edilen her türlü gelirin hepsi peygambere ait oluyor bunların dağıtımı doğrudan peygamberin elinden geçiyordu. Mesela Fedek arazisinin kullanımında olduğu gibi.

“Featizelkurba hakkahu…/ Ver akrabaya hakkını ve miskine ve yolda kalmışa…”(RUM/38)

“Ve iyi bilin ki ancak ve ancak ganimetinizden her şeyin beşte biri Allah içindir ve resulü için ve lizilkurba için, ve yetimler için, ve miskinler için yolda kalmış içindir….” ( enfal/41)

Bir başka ayette şöyle diyordu Allah:

“Ne verdiyse Allah resulüne o yerleşim halkından, Allah için, resul için akrabası için yetimler ve miskinler için, yolda kalmışlar içindir. Öyle ki servet sizden zenginler arasında tedavül etmesin. Ve ne verdi size resul onu alın.” (Haşr /7)

“Soruyorlar enfalden sana. De: Enfal Allah’ındır, resulündür. Çekinin Allah’tan ve ıslah edin aranızda olanı. Ve itaat edin Allah’a ve peygamberine mümin iseniz.” (Enfal/1)

Bunlar İslami sistemin sosyal yapısının ana hatlarıydı. Usul, üslup belirlenmiş ve uygulama biçimlenmişti. Bu işler yalnızca hukuki bir yapı olarak bırakılmamış sevap denen manevi güçle de beslenmişti ki bu durum ne kapitalizmde ne komünizmde vardır. İslam’dan başka böylesine otokontrollü ihlâs ve samimiyete dayalı bir başka sosyal sistem yoktur.

İslami sistemin bir diğer unsuru ve üretim araçlarının en önemlisi arazilerdir. İslam’da Araziler ikiye ayrılır: Ekilen, biçilen, işlenen araziler, işlenmeyen bakir araziler meralar, boşluklar, ormanlar… Bir de bu arazilerin kime aitliği söz konusudur ki Kur-an bunu şöyle halletmiştir: Müslümanların gelirlerinin beşte biri Allahın, resulünün. Resulün akrabasının, fakirlerin, yetimlerin, miskinlerin, yolda kalmışların, kalbi Islama ısındırılacakların olmak şartıyla sekiz sınıfındır. Bu gelirler de ikiye ayrılır. Birincisi savaş ganimetleri ikincisi ticaret ve diğer gelirler. Savaş ganimetleri de iki gruptur. Savaşta elde edilen taşınabilir gelirler taşınamaz gelirler. (gayrimenkuller)

Unutulmasın ki Müslümanların çoğunlukta yaşadığı Hicaz, Yemen, Suriye, Filistin, Irak, İran, Azerbaycan, Kuzey Kafkasya, Anadolu, Kuzey Afrika, Mısır gibi yerlerin hemen hepsi fethedilen yerlerdir. Buna Mekke de dâhildir. Medine ve yakın çevresi hariç tüm bu bahsedilen topraklar savaş ganimetidir. Eğer kısa zamanda peygamberin uygulaması terk edilmeseydi bu toprakların beşte biri Allah’ın, resulünün ve Peygamberin akrabasının ve yetimlerin miskinlerin, yolda kalmışların,  olacaktı. Bu araziler satılamayacak gelirleri bir fonda toplanıp ilgili gruplara imkân olmaya devam edecekti. Geri kalan beşte dört kanını canını ortaya koyup savaşan Müslümanlar arasında paylaştırılacak böylece büyük toprak ağalarının oluşmasına engel olunacaktı. Bu topraklar mücahitlerin hakkı idi. Bunun yanı sıra savaşmadan barış yoluyla elde edilen gelirler ve topraklar da Resulün olacaktı ki onlar da hilafetin özel fonları idi. Bunlar da peygamberin uygulaması doğrultusunda harcanacaktı. Bu aynen devam etseydi bu gün İslam topraklarından elde edilen petrolün beşte biri doğrurdan ehl-i Beytin, fakirin, yetimin, yolda kalmışların olacaktı. Ehl-beyt, fakir, fukara devletlerin eline bakmayacak bir hak olarak payına düşenden yararlanacaktı. Devlet zenginlerin ve güçlülerin otağı olmuştur her dönemde. Güçlünün ve zenginin insafına bırakılan fakir fukara daha fakir olmakta öte bir yere gidemez. Fakirin zenginlerin insafına bırakıldığı yerlerde ya Saltanat ya da kapitalizm hâkim olacak demektir. İslam bu konuda da peygamberi ve akrabasını yani ehl-i Beytini, fakirleri, yetimleri, miskinleri, yolda kalmış muhtaçları korumasızları koruyup kollayacak bir büyük kurumun oluşmasını istiyordu. Bunun yanında tüm insanların güvenliğini, kamu menfaatlerini ve adaleti sağlayacak genel bir idari yapının da gerçekleşmesini istiyordu. Bunlar da valiler ve hâkimlerle gerçekleşiyordu. Herkes istediği işte çalışır, zengin olur ama kazancının beşte birini de çalıştığı halde kazanamayan, ya da yetim, kimsesiz garibanlara vermek üzere ilgili teşkilata verir. İşte mükemmel bir sosyal devlet…

1.ve 2. Halifeler zamanında menkul gelirlerin hepsi beyt ul-mal denen havuzda toplandı. 2.Halifenin emriyle Irak mücahitler arasında bölüşülmeden doğrudan hazineye aktarıldı ve sonraki uygulamalar aynı minval üzere devam etti. 2. Halife hazinede biriken parayı hiyerarşik bir yapıda on üç sınıfa ayırdığı Müslümanlar arasında paylaştırdı. Daha doğrusu millet hazineden maaş alır oldu. Oysa peygamberin sisteminde fonlar vardı. Herkes hakkını o fonlardaki konumuna göre alıyordu. Hiç bir fonda zengine hak yoktu. Her gelir hazinede tekel haline gelince çok geçmeden hazine kabardı da kabardı. Orta Asya’dan başlayıp Irak’tan, İran’dan, Anadolu’dan, Mısır’dan Suriye’den, Yemen’e kadar uzanan İslam toprakları ve onların gelirleri insanları cezp eder oldu. Bu kadar menkul ve gayrimenkul hazine halifenin eli altında idi. Bu albeni çok geçmeden Muaviye gibi kimselerin iştahını kabarttı sonunda olan oldu o hazinenin başına tam etkili ve yetkili olarak Muaviye ve hanedanı geçti.

Önce Arazilerin gelirleri valilere ağalara beylere verilir oldu. Daha sonra da halifenin hediyesine dönüştü. Halifeler saraylarda işbirlikçileri köşklerde yaşamaya başladı… Minareler ve kubbeler yükseldi. Halk kimi zaman açlıktan kimi zaman tahsildarın elinde can verdi.

Amerika’nın keşfiyle zenginleşen Avrupalılar ise ellerindeki parayla sanayi devrimi gerçekleştirdiler. Kapitalist yapı biçimlendi. İslam dünyasına yönelen kapitalist sömürgeci de İslam dünyasında farklı bir durumla karşılaşmadı. Sömürgecilerin İslam dünyasındaki Saltanatları kapitalist yapıya çevirmesi zor olmadı. Çünkü peygamberin getirdiği İslami sistemden eser kalmamıştı kapitalistlerin muhatabı İslam coğrafyasında.

Sonuç İslam coğrafyasında kapitalist yapı şekilleniverdi… Komünistler de bu sapmaya bakıp İslam’ı da kapitalistlerden saydılar ve din kapitalizmin bir unsuru deyip çıktılar işin içinden. Hâlbuki İslam peygamberimiz zamanında sistem olarak uygulandı. Sonra Müslümanların elinden çıktı. Sonra saltanatın ve dolayısıyla kapitalistin ekmeğine katık oldu. Ama Allah’ın izniyle peygamberin uygulaması bir gün aynen gerçekleşecektir.

İslam inkılâbında siyasi yönden bir birinci adam bir de ikinci adam zorunluluğu vardır. Birinci adam tam yetkili ve etkilidir. İkinci adam birinci adamın emrindedir ve birinci adamın yükünü hafifletir. İkinci adam birinci adamın yokluğunda birinci adamın tüm yetkilerine sahiptir. Birinci ve ikincilik ikisi bir arada iken söz konusudur. Birinci adamın vefatıyla ikinci adam birinci adamın yerine geçer ve o da hemen yanına bir ikinci adam alır. Bu İslami siyasal sistemin iktidar modelidir. Sonrası şura meclisidir ki o da birinci adamın işini kolaylaştıran bir yapıdır. Böylece ikili birliktelikte birlik oluşur ve ihtiyaca uygun birçok alt siyasal biçimlemeler meydana gelir. İslami sistem kendi başına bir yapıdır ve kapilatist yapıya da benzemez komünist yapıya da.

Peygamber Ali birlikteliğine razı olan insanlar Ali’ye de razı olsalardı ve peygamberin sağlığında peygambere tabi olanlar peygamberin tavsiyesine ve peygamberin gösterdiği işaretlere dikkat etselerdi Kur’anın ve Allahın resulünün siyasal sistemi netleşecek, sistem elle tutulur gözle görülür olacaktı.

Malum olduğu üzere Peygamberin olmadığı her yerde Ali vardı. Peygamber Ali’yi başkasının emrine vermedi. Çünkü Ali peygamberin olduğu yerde ikinci adam ama peygamberin yokluğunda hep birinci adamdı. Ali’ye tabi olunsaydı peygamberden sonra Ali’nin yanındaki ikinci adam Hasan olacaktı. Peygamberin ve Ali’nin tedris ve terbiyesinden geçmiş bir Hasan… Sonra Ali giderse yerine tecrübeli ve uygulamaları tescilli, halkın tanıdığı bir Hasan’a tabi olunacak o da yanına Hüseyni alacaktı. Hüseyin ikinci adam olacak hem Hasan’ın işini kolaylaştıracaktı, hem de onun yükünü hafifletecek hem de tecrübe kazanacak ve günü geldiğinde tecrübeli bir lider olarak halkın karşısına çıkacaktı. Eğer peygamberin soyundan gelmeyen birisinin ikinci adamlıktan halifeliğe geçmesi gerekirse yine onu halkın razı olacağı birini birinci adam yanına alır onu halka tanıtırdı. Yani makası ehil kişi değiştirdiği için tren raydan çıkmazdı. Ama olan olduysa da hala Allah’ın emirleri ve peygamberin uygulaması çok net ve Müslüman’ın zihninde mevcut…

İslami sistem inkılâpsız gelmez. Allah’ın inayeti ve Müslümanların gayretiyle meydana getirilen her İslami hareket muhakkak karizmatik bir lider üretecektir. Bu karizmatik lider peygamberin yaptığı gibi birisini ilk baştan vekil vasi ya da vezir (liderin yükünü hafifleten) olarak hareketin her safhasında insanlara tanıtmalı ki Müslümanlar lider vefat ettiğinde başsız kalmasın. Rehber onu kendi yanında eğitmeli, onu sağlığında kendinin olmadığı yerlere insanlar üzerinde görevlendirmelidir. Lider ben kimin Mevlası isem bu da onun mevlasıdır, benim olmadığım yerde ve zamanda bu sizin rehberinizdir demeli. Bu bir emirdir, emrime uymayanlara hakkımı helal etmem diye her tarafa duyurmalıdır. Müslümanlar da bu duruma razı olmalılar. Dahası şu:  İnkılâpsız İslami düzen kurulamaz. Elin kapitalist, faşist, komünist, liberal, demokratik, laik ya da saltanat düzenlerini İslamlaştırmakla da İslami düzen gerçekleşmez.

İslam’ın siyasal yapısı ancak tevhidi bakış tarzıyla, yani ikili birliktelikle izah edilebilir. Bu yapı aynı minval üzere alt kurumlarda bir birinci adam, bir ikinci adam şeklindedir ve bu durumun ne komünizmle ne kapitalizmle ya da saltanatla bir alakası vardır. Bu birinci adam ikinci adam birlikteliğinden doğan birlik istemez şurayı getirecektir ki onu da halk seçmelidir. Günümüze uyarlandığında bu sistem şöyle görünecektir. Tüm Müslümanların velisi durumundaki bir rehber ve bir de onun yükünü hafifleten ve birincinin yokluğunda rehber olan kişi. Ancak bu yapı İslami bir inkılâp sonucu gerçekleşebilir. Islah ya da diğer adıyla reform hareketleri hiçbir zaman tevhidi siyasi yapıya ulaşamayacaktır.

Peygamber zamanındaki siyasi yapı tevhidi bir yapı idi. Peygamber birinci, Ali ikinci adamdı. Peygamberin yükünü yüklenen, peygamberin yokluğunda peygamberin yerini dolduran Ali idi.

Peygamberden sonra belirtilmiş hazırdaki ikinci adam darbeyle ekarte edildi ama sistemden vazgeçilmedi. Birinci halife hemen yükünü hafifletecek kendi yokluğunda halifeliği icra edecek Ömer’i yanına aldı. Dolayısıyla birinci halife zamanında İslami siyasal usul aynen devam etti. Birinci halife zamanında birinci adam, Hz. Ebu Bekir’in yokluğunda Hz. Ömer idi. Ebubekir vefat etti yerine halife, Ömer oldu. Zaten usul onu gerektiriyordu. Ömer’e itiraz eden olmadı. Çünkü usul aynıydı. Ancak ikinci halife kendine bir ikinci adam edinemedi.

Üçüncü halife usul dışı bir yöntemle tespit edildi. Eğer Hz. Ömer halife olduğunda ikinci adamı komisyon yöntemiyle seçseydi vefatında komisyon yoluyla halife tayinine gerek olmayacak, hali hazırdaki yardımcı kimse üçüncü halife olacaktı. Üçüncü halife de kendi yükünü yüklenecek dördüncü halifeyi komisyon yoluyla belirleyecekti. Bu böyle sürüp gidecekti. İslami siyasal bir yapı az da olsa bir farkla devam edip gelecekti günümüze. Hele üçüncü halifenin Mervan gibi sabıkalı birini kinci adam olarak yanına alması işleri iyice sarpa sardırtmıştır.

Komisyonla üçüncü halifenin seçilmesi ve oradan da Mervan’ın ikinci adam olması usul gereğiydi. İkinci halife halifeliği boyunca tespit etmediği ikinci adamı komisyonla seçtirince komisyondakilerin her biri üçüncü halifenin kendine ikinci adam olarak o komisyondan birini tespit edip yükünü onunla hafifleteceğini düşündüler. Mervan gelip ikinci adam makamını işgal edince Hz. Ömer’in yaktığı umut ışığı da söndü. Talha, Zübeyir, Abdurahman bin Avf gibi bu işin bir gün kendilerine geleceğinden umutlanan kimseler kısa zamanda üçüncü halifenin aleyhine döndüler. Eblki de  Muaviye’nin Hz. Osman’a  yardım göndermemesinin sebebi Mervan’ın Hz. Osman’a ikinci adam olmasından kaynaklanıyordu. Hz. Osman vefat ederse doğrudan Mervan halife olacak; çünkü Osman’ın işareti Mervan idi. Bu durum Hilafete göz dikmiş Muaviye’nin hiç hoşuna gitmiyordu. Hz Osman’ın eceliyle ölmesi Mervan’ın Halife olması demekti. Bu durumda Muaviye boşa çıkacaktı. Mervan halife olunca herhalde ikinci adam makamına Muaviye’yi oturtmayacaktı.  Hz. Osman’ın eceliyle ölmesi Mervan hariç ne Muaviye’nin, ne Talha’nın, ne Zübeyr’in ne de Sad bin Ebi Vakkas’ın işine geliyordu. Ali ise zaten o ilk baştan devreden çıkarılmıştı. Ali’nin hakkı Ebu Bekir’in halife olmasıyla sona ermişti. O Hz. Ömer’e Ebubekir’in biatı meselesinde şöyle demişti:

Boynu damgalı deve çöktü, boynu ince deve de kaçtı. Haydi hırsız gelmez ol. Ona Allah belasını versin demektense hayırlar vere demek evladır.”

Şöyle ya da böyle gerçek İslami siyasi sistem birinci adam ikinci adam meselesi ile kaimdir.

İslam’ın ekonomik yapısı da Medine’de şekillenmiştir. Peygamber Medine’dekilerin elinde bulundurduğu tarla tapan her ne varsa onları esas alıp tescillemiştir. Zaten İslam dünyasında fethedilmeyen tek şehir Medine’dir. Mekke bile tefhedilmiştir. Suriye, Irak, İran, Mısır, Anadolu ve daha peç çok yer İslam ordularının birer fethidir.

Medine topraklarının sınırını peygamber sağlığında çizdi. Bu sınırlardan içeri giren düşman yok edilir, esir alınır, ya da taciz edilir diye ilan edildi. Mekkelilerin ticaret kervanlarının yolu bu sınırlar içinde kaldığından Bedir savaşı bu siyasal çizgilerin Mekkelilerce ihlal edilmesinden dolayı meydana gelmiştir.

Kesin olarak şöyle söyleyebiliriz: Peygamberin kurduğu yapıda sosyallik esastır. Herkes meşru bir şekilde üretmede ve tüketmede serbest ama kazancının yüzde yirmi iki buçuğuna tekabül eden kısmını humus ve zekât olarak fona vermek zorundadır. Siyasal sistem bu fonu ilgili kimselerden başkasına vermemek ve bu imkânları hak sahiplerine ulaştırmakla mükelleftir.

İslam’da ticaret, sanat, ziraat ulaştırma ve bunlarla ilgili işleri şahıslar yapar. Herkes asli ihtiyaçlarının dışında elde ettiği gelirin beşte birini malum kesimin fonuna vermek zorundadır. O fon da sadece o malum kimselere dağıtılır. Zekât da bir sermaye vergisidir ve onun da yeri bellidir o da yine peygamber ve peygamberin akrabaları dışındaki fakirlerin hakkıdır. Devletin de madenler meralar denizler gibi birçok geliri vardır ki o gelirler de tüm halkın yararlanacağı işlerde kullanılır.

Hâlihazırdaki Sünniliğin Kur’ ana ve sünnete uygun İslami bir öz sistem kurması mümkün değil. Çünkü humus bu anlayışa hep problem çıkaracaktır. Hakeza Enfal ve Fey de aynı durumdadır. Sünnilikte Allah’ın, resulünün ve zil kurbanın payını alacak bir topluluk kabul edilmediğinden uygulama KuR’ana esastan aykırı olacaktır.

Peygamberin sistemi bu güne kadar gelseydi Hicazın, Irak’ın, İRAN’IN Mısır’ın. Fas’ın, Tunus’un, Türkiye’nin, Cezayir’in, Libya’nın, Suriye’nin, Filistin’in topraklarının beşte biri Ehl- Beytin ve fakir fukaranın olacaktı. Ehlibeyt bu toprakları çalıştıracak, ektirecek ekecek veya petrolünü çıkaracak basit bir miktarını kendine ayıracak kalan çok büyük bu meblağdan tüm dünya Müslümanlarının fakirleri, miskinleri, yetimleri yolda kalmışları ve muhtaçlar doyacaktı. Böylece Allah’ın insana verdiği mülk zenginlerin arasında tedavül eden bir şey olmaktan kurtulacak, fakir sadece zenginlerin mallarından gelecek yüzde iki buçuğa kalmayacak, darda kaldığında zengini bir yıl beklemek zorunda olmayacaktı.

Devlet belli kuvvetlerden oluşacak, bir yanda Peygamberin Ehl-Bayt’ı gelir getiren mülkün yüzde otuzuna sahip olacak. Biçimlenecek bu kurum ilgili gelirleri muhtaçlara devamlı açık tutacak. Kimse ben açım, açıktayım, kime gideyim, kime yalvarayım demeyecekti.

Bunun yanında zenginler de mallarının yüzde iki buçuğunu yine muhtaçlara aktarırsa bundan da sosyal bir yapı oluşacak ve sosyallik üzerine sosyallik olacaktı.

Ne yazık ki çeşitli nedenlerden dolayı istenen sistem kurulamadı. Kısa zamanda mülk önce zalim saltanatların eline geçti sonra kapitalistlerin.

Bugün tüm dünya halkları başsız, korunaksız… Altın, merkez bankalarında devlet-zengin işbirliğiyle tutuluyor. Dahası Kur’anın deyimiyle mülk zenginler arasında tedavül edip duruyor.

Bu gün sadece Şianın bir şansı var bu konuda. Çünkü Seyyitler Ehl-i Beyt kapısını hala açık tutuyor. Âlimler bu kapının hizmetkârları durumundalar. Seyitler ve şeyhler humusu feyi Enfali ve diğer bazı gelirleri gerçekleştirdikleri merkezlerde muhtaçlara ulaştırıyorlar. Bundan dolayı da halk nazarında büyük itibara sahipler. Bu kurum çağın imkânlarıyla desteklendiğinde Kur’andaki İslamın sistem olarak uygulanması çok rahat gerçekleşecektir.

Mekke’den Medine’ye hicretinin ilk günlerinden itibaren peygamber siyasal oluşumun temellerini atmış, Ali’yi kendine kardeş ilan etmiştir. Birçok vesileyle ömrünün sonuna kadar ve sağlığında Ali’yi kendisinin veziri, ölümünden sonra da vasisi olarak işaretlemiştir. Sahabeler içinde Peygamberin Ali’yi kendine vasi ve halife işaret ettiğini bilmeyen kimse yoktu.

Hatta bu siyasal biçimlemenin daha önceki peygamberlerin yolu olduğu da bir gerçektir. Hz. Âdem, oğlu Habil’i işaret edince diğer oğlu Kabil, Habil’i öldürdü iş ehlinden çıktı ve iş ehil olmayanın eline geçti. Farklı siyasal yapılar biçimlendi. Allah bu usulden vazgeçmedi. Hz. İbrahim’in iki oğlunu işaret etti. Onları İbrahim’den sonra imam kılındı. Hz. Yakub’un on iki oğlu vardı. Bunlardan Yusuf bir rüya ile işaretlendi. Yusuf’u kardeşleri kuyuya attı.

İslam’da insanlar peygambere tabi olurlar. Peygamber ne derse o olur. İnsanlar mallarını canlarını her şeylerini korumaları için peygambere emanet ederler. En iyisini peygamber bilir, o ne derse doğrudur. Ona şeksiz şüphesiz iman edilir. En iyiyi Allah’ın elçisi bilirse, en iyi tercihi peygamber yaparsa ve peygamber benden sonra sizin rehberiniz bu kimsedir diye birini gösterip, işaret ederse ve insanlar da ona uyarsa bundan daha hakikatli siyasi başka bir tavır mümkün olmaz.

Evet, gerçek bu: İnkılabi hareketin meydana getirdiği toplumsal yaşantının siyasal biçimlenişi böyle olmak zorundadır. Zaten hep öyle de olmuştur. Her İslam inkılâbında lider de bellidir liderden sonraki rehber de bellidir ama nedense birileri bunu kabullenmezler. Bahanelerle başka yollar aranır. Böylece inkılâbın liderinin oluşturduğu yapı ile sonrakiler arasındaki çelişkiler biçimlenir. Bir müddet sonra binanın temeli gövdesine ve gövdesi çatısına çelişen bir yapı şekillenir. Bu çelişkiden o İnkılâp ve inkılâp mensupları hep zarar görür.

İslam inkılâbının Lideri Hz. Muhammed (aS) Medine’ye ilk indiğinde siyasal yapının şeklini işaret etti ve bunu on iki yıl boyunca hep tekrar etti ama ne yazık ki İslam inkılâbı da daha öncekilerin akıbetiyle karşılaştı. Peygamberin vefatıyla birlikte olağan süreç işledi. Bir oldubittiyle işaretlenmiş belirtilmiş kimse devreden çıkarıldı bir başkası siyasal yapının başına geçti. O da aynı usulü gerçekleştirdi kendi sağlığında yükünü yüklenen ikinci adamını işaret etti hatta bizzat yazdırdı. İkinci halife ise bu usule uymadığı için çok yoruldu. Daha doğrusu kendine bir ikinci adam bulamadı ve o da işi bir komisyona havale etti. Komisyon da işin içinden çıkamadı. Mesuliyet halkın sırtına bırakıldı ve komisyonun kararı halka tasdik ettirildi.

Bu bir seçim değil referandum benzeri bir şey idi ama sonuç hiç hoş olmadı. Daha önce siyasal sistemin en üst yerinde ikinci adam veya vezir pozisyonunda olmayan birisi referandum usulüyle halka seçtirilince halk seçtiğini indirmeyi kendine bir hak olarak gördü ve işler tersine gidince de seçtiği kimseyi tehditle indirmeye kalktı. Karşı konulunca da halk isyan etti, zor kullandı. Halk referandum misali seçtiği üçüncü halifeyi öldürdü. Yerine dördüncü halifeyi doğrudan seçti. Halk doğrudan etkili olmaya başladı.

Cemel’de sağlam duran halk Sıffin’de ve Hakem olayında çuvalladı. Derken halkı kullanan art niyetliler sonunda işi saltanata vardırdılar ve İslam’ın doğal siyasi yapısı kısa zamanda tarihteki yerini aldı ve yeni bir İslam inkılâbı bekler oldu. Bundan olsa gerek Müslümanlar her zaman peygamber döneminin siyasal sosyal ve ekonomik yapısını yeniden ihya etmek için uğraşıp dururlar. Müslüman bu yolda öldü öldürüldü. Kimi başarıya ulaştı kimi hezimete uğradı fakat vazgeçilmedi bu işten.

Komünizmde sosyal yapıdan bahsedilemez; çünkü komunizim natürellikten uzak suni ve zorlama bir sistemdir. Komünizmde doğuştan manen ve maddeten birbirinden farklı özellikler taşıyan insana, eşitsin, tarlada maksimum koşacaksın ama sofrada eşit besleneceksin denmiştir. Ama proje uygulanınca tarlada minimum koşulmuş sofrada hırsızlık baş göstermiştir.

Bir toplumda ya da bir ülkedeki üretim, dağıtım ve servetlerin tüketimi ile ilgili olguların tümüne ekonomi denir.

Evet. Bu tanımdan sadece üretim ve tüketim kalıyor komünist sisteme. Servet ve dağıtım yok. Eşit üretim eşit tüketim… Servete ve dağıtıma gerek bırakmayan bir sistem… Dolayısıyla komünizmde ekonominin varlığından bahsetmek bile abesle iştigal anlamına gelir… Çünkü komünizmde ticaret ve tüccar kavramına rastlanmaz. Dahası komünizmde adalet kavramı yoktur. Komünizmde adalet, insanlığı eşitlemek olarak algılandığından haklar kavramı da söz konusu olmuyor. Hakların söz konusu olmadığı yerde adalete de gerek kalmaz. İşler kolaydır komünizmde. Her şey devletin olduğundan yol yapmak, alanlar açmak, kafadan şehirler icad etmek çok kolaydır. Medeni hukuka da gerek kalmaz. Zaten şahsi mülkü olmayınca nikâh akdine ne gerek? Evlenmeyince boşlanılmaz ki. Hani laik bir milli eğitim bakanı vardı da “okullar olmasaydı idare ne kadar kolaylaşırdı “demişti ya işte onun gibi bir şey komünizm. Açıkçası özgürlükten yola çıkıp yeni bir kölelik düzeni oluşturmanın adına komünizm denmiştir. Her ne zaman komünizm özgürlükle başlayıp esaretle noktalamıştır hayatını.

Kapitalist sistemde sosyal yapıdan çokça bahsedilir ama orda sosyal denebilecek hiçbir işlem mümkün olmaz. Kapitalist sistem, adı üstünde kapitalin hâkimiyetiyle biçimlenmiştir. Üretim, dağım ve servetlerin tüketiminde paranın hâkimiyeti esastır. Kapital, anapara anamal anlamlarına gelir. Tabii ki bu tersinden de okunabilir, anavatan anayasa gibi. Yani Esas, temel, asıl anlamında…

Kapitalist sistemde paranın tamamı toplumun çok az bir kesiminin elindedir. Üretimde dağıtımda tüketimde amaç hep paradır. Parası olan düdüğü çalar. Ya da düdük çalmak isteniyorsa çok çalışılıp para kazanılır. Tabi’i ki bu arada düdükçü de düdük satıp para kazanacaktır ve başka bir şey alacaksa ona da para lazım olacaktır. O da gidecek kapital sahibinden borç alacak düdük yapacaktır ve paranın faizini kapitaliste verecektir. Düdükçü paracının payını hesap edip düdük üretecek, düdük satacak. Düdük çalmak isteyen de bir kazma sallayacağına üç kazma sallayıp hem düdükçünün hem de düdükçünün borcunun faizini ödeyecektir. Ayrıca Nasrettin hoca da para isteyebilir “ben niye sana bedavadan düdük getireyim” diye. Yani bir de tüccarın payı vardır orta yerde. Tüccarın kapitaliste borcundan dolayı bir fazlalık da ondan gelecektir çalışanın sırtına. Bir kazma düdük için, bir kazma düdüğü üreten için, bir kazma düdükçünün kapitalistten aldığı borcun faizi için bir de tüccar Nasrettin hoca için. Kapitalistten para aldıysan bir kazma da kapitalist için sallamak zorunluluğu vardır kapitalist sistemde düdük çalmak için. Düdüğü çalmak için birer pay düdükçüye ve bir Nasrettin hocaya ayrılırken kapitaliste de iki pay ayrılır. Kapitalist sistemde Düdük için bir kazma, kapitaliste iki kazma, tüccar için bir kazma sallanırsa insan düdük öttürme hakkına sahip olur. Açıkçası birileri çalışıp üretecek, birileri de hiç çalışmadan üretenin sırtından pay alacak. Buna kapitalizm denir.

Sonuçta kapitalist sistemde üretenlerin bazıları ha babam de babam derken güçsüz düşer. Çalışanlar hastalanır hatta işçi bazen çok çalıştığı halde yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamaz. Kapitalistin cebine giren pay azalır. Bu tehlikeli bir başlangıçtır kapitalistler için. Hemen üreticinin zamansız ölümü engellenir ve  sözde sosyal faaliyetlere geçilir. Yaşamsal imkânları asgari düzeyde gerçekleştirecek hastaneler kurulur. Oralarda sözde bedava tedavi edilir üreticiler. Ama o tedavi masrafları tekrar sağlam üreticilerin sırtına yıkılır. Böylece Vatandaş daha az ölür, daha uzun çalışır. Kapitalist sistemde bu sosyal kurumlar sayesinde zenginin malı ve geleceği sigortalanır. Deprem olur yangın olur, sel olur, yağmur olur felaketlerde insanların evleri yıkılır malları telef olur. Böyle durumlarda bazı yardımlar yapılır insanlara, kışın donup yok olmasınlar diye; kömür dağıtılır kimilerine. Ama hiçbir zaman bu yapılanlar karşılıksız değildir. Evi yıkılana ev yapılır o evin iki misli para kapitalistin kesesine girer.

Kapitalizmde hiç kimseye karşılıksız bir şey verilmez. Açıkçası şu ki kapitalist sistemde para kutsaldır ve bu kutsal nesne de asillerin cebinden bir olarak çıkar ve beşe katlanıp geri döner.

Velhasıl kapitalist sistemde de komünist sistemde de gerçek anlamda sosyal bir yapı yoktur. Oysa İslam’da bir hak olarak gerçekleşen sosyal bir sistem mevcuttur ki bu karşılıksızdır ve yaratıcıya bir teşekkür gereğidir. Çalışanın kazancında çalışamayanın hakkı vardır şeklinde bir tanım vardır İslam’da. Açıkçası İslam’da üretimden gelen artık değerin yüzde otuzuna varan kısmı, fakir fukaranın ve muhtaç olanındır. Bu fon doğrudan fakire verilir. Borç olmaz. Kredi açmayla, borç ertelemeyle hiç alakası yoktur. Devletin veya zenginin lüftu değildir bu. Doğrudan doğruya bir haktır.

Peygamber Medine’de böylece İslam’ın Sosyal yapısını şekillendirmiştir.

Kapitalist sistemde toplum Asiller, burjuva ve halk olmak üzere üç sınıftır. Asiller toplumun esas unsurudur. Onlar toplumun yüzde onudur ama gelirin yüzde atmışını alırlar.

Burjuvanın bir adı da orta direktir ya da esas adıyla orta sınıf. Bunlar da toplumun yüzde yirmisini oluştururlar gelirin yüzde yirmisini alırlar. Avukatlar, müteahhitler, doktorlar, orta sınıf sanayiciler ve benzerleri. Kalan yüzde yetmiş halk kesimidir ki onlar kapitalist sistemde gelirin sadece yüzde yirmisiyle ve sosyal yardımlarla idare ederler. Çok çalışırlar az kazanırlar az harcarlar. Kapitalist sistemin bel kemiği bu orta sınıftır. Orta sınıfı yok olan kapitalist sistem çok geçmeden yıkılır.

Komünist sistemde sınıf yoktur. Ya da tek bir sınıf vardır. Herkes eşittir ama komünist idareciler biraz daha eşittir. Komünizm fıtrata aykırı bir sistemdir dolayısıyla uygulamalık yanı yoktur.

İslami sistem de ise iki sınıf vardır. Zengin ve fakir… Zenginin kazancının yüzde otuzu doğrudan fakire döndürülür. Lokomotifle vagon gibidir. Yani zengin ve fakir Peş peşe gitmek zorunda… İslami sistem fakir ve zengin arasında mesafe meydana gelirse araya orta sınıf yerleşir ve İslami sistem kapitalist sisteme dönüşüverir.

Metin DEMİRCİ

The following two tabs change content below.

Metin DEMİRCİ

Latest posts by Metin DEMİRCİ (see all)

Yorum Yaz

Yorumunuz

*

© 2010 Alevisesi.com · Tüm Hakları Saklıdır.