AleviSesi

Alevilik, Hz. Ali (a.s)'ın yolundan gitmektir.

Temel İnançlar (Usul-u Din)

Tevhid (Allah İnancı) 1

Hz. Ali’nin yada 12 İmamların İslami anlayışına göre, inanılması gereken birinci temel konu tevhiddir.  Tevhid,  alemde var olan herşeyi yoktan yaratan, onlara düzen veren, yada tanzim eden bir gücün varlığına inanmak, O’nu akıl ve düşünce yoluyla bulabilmek demektir. Alevi islami anlayışta, kainatı tanzim eden düzenleyen, planlayan, sistematize eden, adına ALLAH dediğimiz yaratıcıya inanmak birinci temel esas olarak kabul edilir. Bu aynı zamanda genel anlamda insanın varoluşunun ilk aşamalarından itibaren mutlak anlamda çözmesi gereken temel çelişkidir. Ve bu çelişkiyi çözülmesi gereken diğer çelişkiler izler. Ancak kişi yada her insan ilk olarak bu temel çelişkisini çözmek yani kainatı yaratan bir gücün varolup olmadığı, sorununa kendi aklıyla cevap vermek zorundadır. Bu temel sorun çözümlendiğinde kişi çözümünün bu noktasından hareketle, bunu izleyen diğer sorunların çözümüne girişmelidir. Bu sorun çözümlenmeden, yada yanlış tercih yapılması durumunda, kişinin diğer tüm çözümlemeleri temelde yanlış bir zemin üzerine oturacağından kişi hayatın anlamını, insanın hedefini keşfetme konusunda açmazlara düşecektir ki, buda hayattan alacağı tadı almasına engel olacaktır. Daha kötüsü insan varlık serüveninin diğer aşamalarında da, yani berzah, mahşer, ve ahiret aşamalarında da  sıkıntılarla karşılaşacaktır.

Allah inancının keşfedilmesi sorunuyla ilgili olarak, gözlem ve muhakeme esasıyla ilgili olarak aşağıdaki örnekleri verebiliriz.

1-Güneş Sisteminin gözlemlenmesi:

Örneğin, kendi güneş sistemimizi gözlemleyelim. Bir an için uzayın güneş sisteminin dışındaki başka bir yerinde konumlanarak, güneş sistemine bakalım, NE GÖRÜYORUZ? Bilimsel verilere dayanarak, şunları gördüğümüzü söyleyebiliriz; Ortada bir güneş, yada alev topu, yada yanan bir ateş, yada ısı ve ışık saçan bir kaynak ve çevresinde, hem kendi ekseni etrafında, hemde güneş etrafında, hemde güneşle beraber kainatın içerisinde dönüp duran adına gezegen dediğimiz, kendi çapınca büyük fakat bütüne göre çok küçük maddeler göreceğiz. Bu manzaranın resimlenmesi durumunda göreceğiz ki buradaki tüm hareketler belli bir hızla, belli bir hedefe yönelmiştir. Yani bir uzay bilimci, hangi gezegenin hangi tarihte, hangi pozisyonda olacağını bu hesaplara göre önceden bilebilir. Güncel olması bakımından, bir sonraki güneş veya ay tutulmasının günü ve saati, hatta en iyi nerelerden gözlemlenebileceği şimdiden bilinmektedir.

Şimdi bu noktalardan hareketle, aklını bu gözlemlere göre çalıştıran bir insan kainatta güneş sistemi adıyla adlandırdığımız, bu bölgede BİR  DÜZEN, BİR PLAN, BİR SİSTEM olduğunu rahatlıkla söyleyebilir.

2-Dünyanın Gözlemlenmesi:

Bakışımızı güneş sisteminden oradaki mavi gezegen yada dünya dediğimiz, kütleye çevirdiğimizde, bu gezegenin dış yüzeyinde yada etrafında, adına bilimin atmosfer dediği bir takım tabakalar olduğunu göreceğiz. Dikkat edilirse, veya bilimsel bir incelemeye tabi tutulursa, bu tabakaların aslında koruyucu özellikler taşıdığıda saptanacaktır. Gözlemlendiğinde bu tabakaların dünyada yaşam için uygun olan bir takım ısı ve ışık ayarlarını yaptığını rahatlıkla tesbit edebiliriz. Dahası bu mavi gezegene büyük bir hızla düşen ve muhtemelen zarar verecek olan kitlelerde bu tabakalarca etkisiz hale getirilmektedir. Yani gözlem ve akıl bu noktada da BİR PLAN, BİR DÜZEN, BİR SİSTEM olduğunu tesbit edecektir.

3-Aynadaki Suretimiz:

Bir başka gözlemide aynaya bakarak yapabiliriz. NE GÖRÜYORUZ? Göreceğizki, elips şeklinde ve adına baş dediğimiz, bir şekil ve bu şeklin üzerinde çeşitli organlar var. Dikkat edilirse başımız yada yüzümüz üzerindeki bu organlar yerleri itibariyle son derece özelliklidirler. Mesela;  2 kulak, 2 kaş, 2 göz, birbirlerine simetrik olarak yerleşmişlerdir. Yine burun ve dudaklarda göz ve çene arasına orantılı olarak bulunmaktadır. Yine bu organların şekil olarakta birbirleriyle uyum içerisinde oldukları görülecektir.Tıpkı mevlananın, mesnevisinde dediği gibi; “Yayın eğriliği, doğruluğun ta kendisidir.” Yani kaşların, gözlerin, kulakların, dudakların, çenenin şekil olarak yay benzeri olmaları düşünüldüğünde şekil olarak en uyumlu görüntüyü yansıtmalarına neden olmaktadırlar. Şimdi sadece buradaki gözleme dayanarak dahi aynadaki suretimizde, BİR PLAN, BİR DÜZEN, BİR SİSTEM, olduğunu görüyoruz.

4-Organlarımıza Bakalım:

Vücudumuzun her yanındaki organlarımız hem kendi çaplarında işlevlere sahip olup, hem de hepsi birlikte büyük parçanın işlemesinde rol oynamaktadır. Her bir parçayı ayrı ayrı gözlemlediğimizde ilginç tespitler yapabiliriz.

Nefes borusuyla, yemek borusunu ayıran küçük bir et parçası vardır. Nefes aldığımızda yada konuştuğumuzda bu et parçası kendiliğinden harekete geçerek yemek borusunu kapatır. Yada yemek yediğimizde yutma esnasında bu et parçası yemeğin nefes borusuna kaçmaması için nefes borusunu kapatır. Bu küçük parçanın bu işlevleri bizden hiç komut almaksızın kendiliğinden yapması  bu noktada da BİR SİSTEMİN, BİR PLANIN, BİR DÜZENİN varlığını göstermektedir. Hatta buna müdahale edersek bu sistem bozulmaktadır. Yani yemek yerken, konuşmaya çalışırsak yemeğin nefes borusuna  kaçma ihtimali vardır. Yani öyle bir mekanizma ki bizi bize rağmen korumaya çalışıyor.

Kalbimizi gözlemlediğimizde bu küçük et parçasının herhangi bir dış destek almaksızın almaksızın sürekli kasılmalarla vücudumuza kan pompaladığını görürüz. Pilsiz, bataryasız, jenaratörsüz bu işlevi yapan organımızın işleyişininde BİR PLAN, BİR DÜZEN, BİR SİSTEM dahilinde olduğunu görüyoruz.

Sindirim sistemimize göz atalım. Herhangi bir yemeğin vücudumuza girdiği ilk andan  itibaren son derece muntazam bir takım işlerin olduğunu görüyoruz. Yemek önce, çene kemiğindeki dişler vasıtasıyla parçalanıyor ve dişler bu konuda son derece işlevsel rol oynuyor. Bu esnada biz isteyelim veya istemeyelim, ağızda birtakım salgılar oluşuyor ve yediğimiz yemek bir takım kimyasal etkilere maruz kalıyor. Yutkunma yada kasılma hareketiyle çiğnediğimiz parça, yemek borusuyla mideye iletiliyor. Yine midede irademiz dışında bir takım enzimler, salgılar vasıtasıyla kimyasal bir yığın işlem oluyor. Yediğimiz yemeğin her bir parçası değerlendiriliyor. Gerekli organlara naklediliyor. Ve sonuçta işe yaramaz kısım sindirim organları tarafından vücudun dışına atılıyor. Hatta bazı parçalar, daha ağızdayken çiğneme esnasından gerekli organlara iletilebiliyor. Yani bu olayın detayları incelendiğinde açıkca görülecektir ki, burada da BİR PLAN, BİR DÜZEN, BİR SİSTEM vardır.

Hücrelerimize bakalım. En küçük yapı taşlarımızdan olan hücreler, incelendiğinde bunların içerisinde yer alan parçaların biz istesekte istemesekte, bilinçli bir şekilde hareket ederek vücudumuzu koruduğunu görebiliriz. Vücudumuza her hangi bir şekilde giren, yani derideki, kemikteki, burun yada ağızdaki koruyucu sistemleri atlatarak içimize yerleşen, adına virüs yada mikroorganizma dediğimiz ve çoğalıp hastalık yapan ve vücudun işleyişine zarar veren cisimleri sözkonusu bu hücredeki bazı elemanların çevreleyerek, kuşatarak yok ettiklerini görürüz. Buradan da anlaşılacağı gibi, vücudumuzun dış yüzeyinden başlamak suretiyle hücrelerimize kadar vücudumuzun korumaya yönelik bir savunma ağının olduğunu gözlemleriz. Burada da tıpkı dünyanın çevresini saran koruyucu katmanlar türünden planlı, sistemli, düzenli savunma mekanizmasının olduğunu görürüz.

Sinir sistemi ve Kan dolaşım ağına bakalım. Büyük bir metropolü gözlemlediğimizde bu şehirde bazı ana merkezlere bağlı olarak işlev yapan su ve elektrik şebekesinin yada hatlarının olduğunu görürüz. Bunlar planlamacılar tarafından en etkin, en uyumlu çalışacak şekilde dizayn edilmişlerdir. Nereden çıkıp, nerelere, nasıl gideceği, nerelerden geçeceği en ince ayrıntılarıyla uzmanlar tarafından hesaplanmıştır. İşte içimizde de tıpkı bu şehirdeki su ve elektrik şebekelerine benzer sinir hücreleri ve kan dolaşım ağı vardır. Bunlar vücudun her bir parçasına her an düzenli bir şekilde ulaşmakta, merkezi yerlerle vücudun organları arasında çeşitli alışverişleri sağlamaktadırlar. Hatta sinir sistemi, omrilikteki özel bel kemiği vasıtasıyla özel bir koruma altına da alınmıştır. Yine kan dolaşım sistemide kemik, et ve kaslarla koruma altına alınmıştır. Hatta hücrelerimiz belli ölçülerde kendini yenileme özelliğine sahiptir.

Beynimize bakalım. Dikkat edilirse, bu en önemli organımız, en özel korumaya alınmıştır. Öyleki bu organımız, kafatasının tam ortasında yerleşmiş olup, bütün darbelerden zarar görmeyecek şekilde dizayn edilmiştir.

İç organlarımıza bakalım. Gerek mide, gerek ciğerlerimiz, gerek böbreğimiz, ayrıntılı olarak incelendiğinde bunların her birisinin hem kendi içerisnde, hemde diğer organlarla son derece uyumlu çalıştıkları görülecektir. Yine dikkat edilirse, bunlarında deri ve kas dışında gögüs kafesi dediğimiz bir kemik koordinasyonuyla koruma altına alındığını göreceğiz.

Yani vücudumuzun neresine bakarsak bakalım, baktığımız her yerde BİR PLANIN, BİR DÜZENİN, BİR SİSTEMİN olduğunu görmekteyiz.

5-Hayvanlar Alemine Bakalım:

Sayısını dahi bilmediğimiz bu alemdeki her bir canlıyı ayrı ayrı incelediğimizde tıpkı kendimizi incelerken gördüğümüz koordinasyonu görebiliriz. Dahası her bir canlı türünün de kendine has bir takım özellikleri işlevleri barındırdığını tespit edebiliriz. Mesela: yarasalar; gecenin karanlığında yönlerini rahatlıkla bulabilme özelliğine sahiptirler. Aynı yeşil otu yiyen arı bal üretirken, ipek böceğinde koza, inekte, süt, koyunda et, üretilmektedir. Bazı canlılar kulaklarıyla bizim hiç duymadığımız sesleri algılamakta, bazı canlılar kilometrelerce uzaklıktaki kokuları hassas burunlarıyla algılayabilmektedirler. Bazı canlılarda bu işlevler sarp kayalıklarda yürüyüp, koşup, zıplayarak gözlemlenirken, tavşan türünden bazı canlılar gözleriyle önlerini ve arkalarını aynı zamanda görebilmektedirler. Her canlının kendisine has akıllara hayret veren mekanizması vardır. Mesela; deve; çölde susuzluğa çok uzun süre dayanabilmekte,  göz zarının üzerindeki tabakayla gözlerini çöl fırtınalarında bile açık tutabilmekte, uzun kirpikleri sayesinde kum parçalarından korunabilmekte, dudağındaki yarık vasıtasıylada dikensi çöl bitkilerini yiyebilmekte, ayak tabanındaki yastıksı biçim vasıtasıyla yumuşak zemin üzerinde rahatlıkla hareket etmektedir.

Yani hayvanlar aleminin hangi parçasına bakarsak bakalım, her yerde gördüğümüz PLANI, DÜZENİ, SİSTEMİ görmekteyiz.

6-Bitkiler Alemine Bakalım.

Dünyamızda yer alan ve yine sayısını bilmediğimiz bitki türlerinin hangisini incelersek inceleyelim hepsinde de mikro ve makro düzeyde uyum olduğunu görürüz. Burada da son derece koordineli yapılar olduğunu görürüz.

Yukarda sayılan tüm bu gözlemlerimizi, yap boz oyunu (Puzzle) gibi düşünebiliriz. Her bir parçanın kendisine has bir şekli olduğu gibi, her bir parça komşu parçadan başlamak üzere, diğer parçalarla uyum içerisindedir. Ve tüm parçaların birleşimi bize kainatın fotografını vermektedir. Bu noktada söyleyebiliriz ki, mikro ve makro düzeydeki gözlemlemiş olduğumuz tüm parçalar BELLİ BİR PLAN, BELLİ DÜZEN, BELLİ BİR SİSTEM içermektedirler. Sistem hem mikro anlamda hem makro düzeyde çok açık olarak gözlemlenebilmektedir. Yeterki insan bu noktada bağımsız bir akılla, gözlemlere dayanarak, muhakeme etsin. Bunu yapan her insan, akıl kapasitesince bir çok PLANI, DÜZENİ VE SİSTEMİ gözlemleyebilecektir. Bilimsel verilerin artması kişinin bu konudaki şüphelerini bertaraf edecektir.

Temel çelişkiyi çözme noktasında çok önemli bir soruya cevap verme aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Soru şu: EĞER BİR DÜZENDEN, BİR PLANDAN YADA BİR SİSTEMDEN SÖZ EDİYORSAK, BAŞKA BİR DEYİŞLE, MİKRO VE MAKRO DÜZEYDE BİR PLANIN, BİR DÜZENİN, BİR SİSTEMİN VARLIĞINI ŞÜPHEYE YER VERMEYECEK ŞEKİLDE GÖZLEMLEMİŞSEK?

BU PLANI, PLANLAYAN BİR PLANLAYICI

BU DÜZENİ, DÜZENLEYEN BİR DÜZENLEYİCİ

BU SİSTEMİ, SİSTEMATİZE EDEN BİR SİSTEM KOYUCU

OLMALIMIDIR? OLMAMALIMIDIR? PLANLAYICI, DÜZENLEYİCİ VE SİSTEM KOYUCU BİR GÜÇ VARMIDIR? YOKMUDUR?

Sorunun daha kolay anlaşılabilmesi için, tüm gözlemlerimizde hakim olan unsurun PLAN, DÜZEN VE SİSTEM Mİ?, YOKSA KAOS, KARMAŞA VE TESADÜFİLİĞİN Mİ? Olduğuna verilecek cevap bu sorunun cevabı olacaktır. İşte aleviliğin İslami anlayışına göre, bu sorunun cevabı temel kabul ettiğimiz ilk çelişkinin çözümündeki ilk adımdır.Yani bizler bağımsız aklımız ve muhakememizle hareket ederek, kainatın her bir parçasında BİR PLANIN, BİR DÜZENİN, BİR SİSTEMİN olduğunu görüyor ve buradan hareketle, zorunlu olarak  BİR PLANLAYICININ, DÜZEN KOYUCUNUN, SİSTEMATİZE EDENİN varlığını kabul ediyoruz. İşte varlığını kabul ettiğimiz, kainatı yaratan ve tanzim eden bu güce, ALLAH diyoruz. Ve onun varlığına inanıyoruz.

Tevhid konusunda atmamız gereken ikinci adım ise; var olduğuna inandığımız, ve adına allah dediğimiz bu gücün, TANIMLANMASI sorunudur. Varlık sorununu çözmek gerekli ve zorunludur ancak yeterli değildir. Var olduğuna inandığımız ALLAH’ı tanımak ve kendi varlığımızla O’nun arasındaki ilişkiyi yada bağı kurmak zorundayız. Bu noktadan hareketle ALLAH’ı tanımak konusunda, ALLAH’ı en iyi tanıyan ve anlayan özel kişilerin çok özel bilgilerine ihtiyaç duymaktayız. Bu kişiler Peygamberler ve Onların Vasileridir. Onlardan öğrendiğimiz, bilgiler çerçevesinde ALLAH’ı tanımak konusunda aşağıdaki bilgileri verebiliriz.

1-ALLAH Cisim Değildir:

Bilindiği gibi cisim yada madde elle tutulan, gözle görülen, kütlesi yada ağırlığı olan, uzayda yer kaplayan, nesnel şeylerdir. Bu anlamda ALLAH’ın cisim olmadığı gerçeğinden hareketle, ALLAH’ı tanıma konusunda bir takım sorularıda çözebiliriz. Mesela:

ALLAH kaç kilodur?,

ALLAH kaç metre boyundadır?,

ALLAH gözle görülürmü?,

ALLAH’ı kim yaratmıştır?,

ALLAH nerededir?,

gibi soruların cevabı rahatlıkla verilebilir. Dikkat edilirse, tüm bu sorular ancak cisimlere veya maddelere sorulabilen sorulardır. Cisim olmayan ALLAH hakkında bu soruların yöneltilmesi, temelden yanlıştır. Soru yanlış olduğunda da doğru cevap verilemeyeceği mantık kuralıdır.  Bu çerçevede Allah’ın kilosu, boyu, gözü, yada nerede olduğu ile ilgili sorular cisim olmayan Allah’a yöneltilemez. Zaten bu soruların doğru olduğunu kabul edip, doğru cevapta verebiliyorsak, bu sorunun muhatabının ancak bir cisim olduğu, sorunun muhatabının Allah  olamayacağı kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. Yani bir şeyin nerede olduğunu söyleyebiliyorsak, onu gözümüzle görebiliyorsak, kilosunu ve boyunuda biliyorsak ve onu kimin yarattığınıda, yada onun varlık sebebinide biliyorsak, sözkonusu olan bu şey Allah değildir.

2- Allah İhtiyaçsızdır:

Kainatı yaratan, tanzim eden ve herşeyin kendisine muhtaç bulunduğu güç, mantık gereği, İHTİYAÇSIZ OLMAK ZORUNDADIR. Yine bu önbilginin çerçevesinde birçok sorunun cevabını bulabiliriz. Mesela:

ALLAH’ın kaç gözü vardır?,

ALLAH’ın kaç kulağı vardır?

ALLAH ne kadar hızlı koşabilir?

ALLAH en çok hangi yemeği sever?

ALLAH en çokhangi ibadetimizden faydalanır?

ALLAH’ın kaç çocuğu vardır?

gibi soruların cevabı rahatlıkla verilebilir. Yine dikkat edelirse, tüm bu sorular bir şey yapmak için başka bir şeye ihtiyaç duyanlar için sorulabilir. Ancak varlığı herhangi birşeye bağlı olmayan, eksiksiz, kamil ve mükemmel ve ihtiyaçsız olan, yaratıcı için bu soruların bir anlamı yoktur. Çünkü;

Allah’ın görmek için, göze,

Duymak için, kulağa

İhtiyacı olmadığı gibi, yemek yemek, çocuk edinmek gibi ihtiyaçlardan da beridir. Yine bizlerin ibadetlerine de ihtiyacı yoktur. Yani bu anlamda dünyada yaşamış ve yaşamakta olan tüm insanlar bir araya gelseler, Allah’a zerre kadar faydaları olamaz. Çünkü o ihtiyaçsızdır.

3-Allah’ın Eşi ve Benzeri Yoktur, Tektir:

Allah eşi ve benzeri olmama ön  kabulüylede bir ölçüde tanımlanmış olur. Bu anlamda O’na benzediği ifade edilen, iddia edilen tüm yaklaşımlar, geçersiz kalmaktadır. Yani birşeye benzetilmekle tanımlanamaz, tanınamaz ve hiç birşeyde O’na benzetilemez. Bunun doğal sonucu olarak da Allah’ın Tek olduğu, Bir olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada şu soru önemli görülebilir:

Allah kendisi gibi bir Allah daha yaratabilir mi?

Bu anlamda bu sorunun da anlamsızlığı görülecektir. Çünkü böyle bir soruya verilecek olumlu cevap, Allah’ın eşi ve benzeri yoktur hipoteziyle çelişeceğinden, soru havada kalmaktadır. Ayrıca bu soru Allah’ın tekliği ve yaratılmamış olması şeklindeki önbilgilerede aykırıdır.

4-Allah’ın Ol Demesi Yeterlidir:

Allah’ın bir şeyin var olmasını istemesi için, o şeye Ol demesi yeterlidir. Allah’ın ilmi her yeri ve her şeyi kuşatmıştır. Bu anlamda tüm varlıkların varlığı yada yokluğu onları yoktan var eden ilahi iradeye tabidir. Allah’ın ol demesi ve o şeyin olması için Allah’ın bir zaman veya sebebler silsilesi takdir edip, etmemesi kendisine bağlıdır. Yani bir şeyin olması için belli bir zamana ve bazı sebebler zincirine ihtiyaç var ise bu o şeyin oluşumunu Allah’ın bu şekilde irade etmiş olması nedeniyledir.

5-Allah Ebedi ve Ezelidir, Doğmamış ve Doğrulmamıştır:

Allah’ın varlığının başlangıcı olmadığı gibi, Allah’ın olmayacağı bir sonda yoktur. Bu anlamda Allah ilklerin ilkidir, sonların sonudur da diyebiliriz. Yine hep vardı ve hep varolacaktır da denebilir. Bu önkabule de şu soruyla yaklaşabiliriz:

Allah ne zamandan beri vardı?

Kolayca anlaşılabileceği gibi, zaten zamanı yaratan Allah olduğundan, artı yaratılmamış olduğundan ve ayrıca varlığının başlangıcı olamayacağından, dolayı bu soruda kendi içerisinde çelişkilidir.

Yine Allah’ı tanımlama konusunda Allah’ın yaratılmamış olmasına izafeten doğmamış olduğu ve yine ilklerin ilki olmasına ve ihtiyaçsızlığına izafeten doğrulmamış olduğunu söyleyebiliyoruz.

6-Allah Eşyanın İçerisindedir, İçine Karışmaksızın, Allah Eşyanın Dışarısındadır, Dışında Kalmaksızın:

Yine burada Allah’ı tanıma konusunda bir önbilgi sözkonusudur. Allah’ın bilgisi, yada varlığı heryeri ve herşeyi kuşatmıştır, ancak Allah’ı yarattığı şeyin içinde cismani anlamda aramak anlamına gelecek yaklaşımlar yanlış olacaktır. Tıpkı kolumuzdaki saatin içerisini açarak saatçiyi aramak türünden anlamsız bir yaklaşım da bulunmak gibi.

Nech-ül Belaga’da Hz.Ali(as)’den şöyle nakledilmektedir:

Hamd Allah’a ki işlerin gizliliklerini örttü, gizledi; fakat ona bütün gizlilikler aşikar, herşeyden kudretini, san’atını bildiren bir delil eder ızhar; her yanda delilleri berkarar. Gören O’nu göremez; ama görmeyen göz de inkar edemez; nitekim O’’un varlığını ispat eden gönül de onu göremez. Yücelikte en üstündür; O’ndan üstün bir varlık olamaz;  yakınlıkta en yakındır; O’ndan yakın bir var bulunamaz. Ne yüceliği, yarattığı bir şeyden uzaklaştırır O’nu; ne yakınlığı yarattıklarıyla eşit eder O’nu. Akıllara sıfatlarını sınırlamayı bildirmemiştir; ama O’nun varlığını, birliğini tanımaktan da onları perdelememiştir. Öyle bir vardır, birdir ki varlık nişaneleri, O’na şehadet eder, inadına inkar edenin gönlü bile varlığını ıkrar eyler. Allah, O’nu yaratıklara benzetenleri, yahut inad edip inkar edenlerin söyledikleri sözlerden yüce mi, yücedir. (N.Belaga-35)

Hamd Allah’a; sonradan O’na bir hal tari olmaz ki ahir olmadan önce evvel olsun, batın olmadan önce zahir bulunsun; O, zevali olmamak üzere her şeyden evveldir, her şeyden ahir, O’ndan başka birlikle vasfedilen her şey azdır, kimsesizdir; üstün denen hir varlık zebundur, acizdir; kuvvetli denen, zayıftır, kuvvetsizdir; birşeye sahip denen, köledir, kuldur. O’ndan başka her bilgi sahibi, bilgisini başkasından elde etmiştir; O’ndan başka her gücü yetenin, gücü yeter de, yetmez de.O’ndan başka her duyan, hafif sesleri duymaz da; çok yüce seslerse kendisini sağır eder, uzaktan söylenenleriyse işitmez de. O’ndan başka her gören, gizli renklere, latif cisimlere karşı kör olur, görmez de. O’ndan başka her görünen görünmemeyi beceremez de; her görünmeyen, görünmeyi başaramaz da. Yarattığını, kudretini sağlamak yüzünden, zamanın sonundan korkmak yönünden, bir benzerinin yardımını dileyerek, bir eşinin emeğini isteyerek, yahut yaptığını istemeyen bir zıdda üstünlük göstererek yaratmamıştır. Fakat bütün yaratıklar, O’nun yarattıklarıdır; O’nun lütfuyla gelişip yetişmededirler; kullardır; O’na karşı alçalmadadırlar.

Eşyaya hulül etmez ki ordadır densin; eşyadan ayrı değildir ki aykırıdır, ayrıdır denebilsin. Yaratmak ağır gelmez O’na; yarattığını tedbir ve tasarruf, yormaz O’nu. Hüküm ve takdirinde şüpheye düşmez; takdiri yerindedir, bilgisi tamdır, muhkemdir, emri mutlaka yerine gelir. Azab eder, kahreder; ama gene de bağışlaması, lütfu umulur. Nimetler verir, lutüflar eder; ama gene de azabından korkulur. (N.Belaga-36)

Hamd Allah’a ki görülmeksizin bilinmiştir; düşünmeksizin yaratıcıdır. Öylesine bir yaratıcıdır ki her an yaratmaktadır, tedbir ve tasarruf etmektedir; her an vardır, kaaimdir, daimdir. Burçları bulunan gökler yaratılmamıştı; büyük kapıları örten perdeler gerilmemişti; kapkaranlık gece kararmamıştı; durgun denizse serilmemişti; geniş yolları olan dağlar dikilmemişti; küçük ve eğri büğrü, şahrem şahrem yollar açılmamıştı; döşenmiş yer yüzü yoktu; güvenç, dayanç sahibi yaratılmış yoktu; gene de O kaaimdi, daimdi. İşte budur, böyledir eşsiz-örneksiz olarak halkı yaratan ve onlardan sonra da bakiy olan; yarattıklarının mabudu olan ve rızıklarını veren. Güneş ve Ay O’nun rızasını dileyerek yürür giderler, her yeniyi yıpratırlar, köhne kılarlar; her uzağı yaklaştırırlar, yakın ederler.

Yaratan, yarattıklarının rızıklarını pay etmiştir; eserlerini amellerini soluklarının sayısını, haince bakışlarını, kendilerinden bile gizledikleri gönüllerinden geçen şeyleri, analarının rahimlerinde konaklayacaklarını, babalarının bellerinden zuhur edeceklerini, zamanların sonuna, çağların nihayetine dek saymıştır, bilmiştir. Öylesine bir mabuddur ki rahmetinin genişliği içinde düşmanlarına olan kahrı, azabı daralmıştır, çetinleşmiştir; kahrının, azabının darlığı, çetinliği içinde dostlarının rahmeti genişlemiştir.

Kendisine karşı üstünlük güdeni kahredicidir; O’nunla savaşa girişeni helak edicidir; O’nunla düşmanlık edeni, O’ndan uzaklaşanı hor hakıyr bir hale kor. O’nunla düşmanlığa girişene üstün olur. Kim O’na dayanırsa O, yeter ona; kim O’ndan dilerse O verir ona; kim O’nun yolunda borç verirse O, öder onu, kim O’na şükrederse O karşılığını verir onun.

Allah’ın kulları, yaptıklarınız tartılmadan siz tartın kendinizi; hesabınız görülmeden siz görün hesabınızı. Boğazınız sıkılmadan önce soluk alın; zorla sürülüp götürülmeden önce ramolun ve bilin ki kim kendisine yardım etmez, öğüt vermezse, kim kendisini korkutmazsa, korkmazsa, başka bir korkutucu ona fayda vermez; başka ögütçünün öğüdü ona tesir etmez.(N.Belaga-38-39)

Hamd Allah’a ki kısmak, vermemek, nimetini çoğaltmaz; vermek ve cömertlikte bulunmak, hayrını lütfunu azaltmaz. Çünkü O’ndan başka her verenin nimeti azalır ve O’ndan başka her vermeyen kötülükte kalır. O’dur nimetlerle kullara bağışta bulunan; O’dur nimetlerin faydalarıyla onları faydalandıran. O’dur ihtiyaçlarından fazla veren, haketmediklerini lütfeden, halk ayali sayılar O’nun, O’dur rızıklarını vermeyi vaadeden; O’dur rızıklarını takdir eyleyen. Kendisine yönelenlerin yollarını, O’nun nimetlerini dileyenlerin hareketlerini apaçık bildirmiştir; belli-beyan anlatmıştır. Kendisinden isteyene karşı ne kadar cömertse o kadar cömertlikte bulunur.

Öyle bir evveldir ki O’ndan önce hiçbir var yoktur; öyle bir ahirdir ki O’ndan sonra hiçbir var yoktur. Gözbebeklerini, zatını görmekten, künhünü anlamaktan aciz kılmıştır.zatına nisbetle bir çağ yoktur ki halden hale dönsün, bir mekanı yoktur ki ordan ayrılıp bir başka yere gitmesi mümkün görünsün. Dağlardaki madenler, ne kadar soluk alıp veriyorlarsa, denizlerdeki sedefler, ne kadar ağız açıp gülüyorlarsa, onların sayısınca gümüş ve altın bağışlasa, inciler saçsa, mercanlar devşirip verse, gene de bu bağış, cömertliğine tesir etmez, katındaki hazineler bitmez; katındaki bütün halkın dileklerine yetecek nimetler öylesine mevcuttur ki tükenmez de tükenmez. Çünkü O öyle bir cömerttir, öyle bir vericidir ki, isteyenlerin istekleri nimetini azaltmaz; ısrarla dileyenlerin dilekleri O’nu nekes kılmaz. Bir bak da gör, Kur’an, O’nun sıfatlarından sana ne bildiriyorsa ona uy ey soru soran, O’nun doğru yolu gösteren ışığı ile ışıklan.

Şeytanın, sana bilmeni teklif ettiği bilgi, kitapta sana farz edilmemiştir; Peygamber’’n sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem, ve hidayete götüren İmamların sünnetinde de eseri belirmemiştir. O’nu bilmeyi, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’a bırak; gerçekten de budur Allah’ın sana yüklediği hak. Bilki bilgide ileri olanlar, o kişilerdir onlar, örtülüp gizlenmiş şeyleri tefsir etmekteki bütün bilgisizliklerini ıkrar ederler de bu ıkrar, onları gizlenmiş şeylerin yüzüne çekilen perdeleri açmak, o perdelerin ardında neler olduğunu bilmek hevesinden alıkor. Yüce Allah da bilgi bakımından kavrayamadıkları, anlayamadıkları şeylerdeki acizliklerini söylemeleri yüzünden onları över ve kühhünden bahsetmeleri emrolunmayan şeylerde derine gitmemelerine, bilgide ileri gidiş adını takar. Artık bu kadarını yeter say; noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’ın büyüklüğünü aklınla ölçmeye kalkışma; yoksa helak onlanlara katılırsın; sen de onlardan biri olur, kalırsın.

Öyle bir kudret sahibidir ki vehimler, kudretinin sonunu bilmeye atılıp koşsa, vesveselerden arınmış düşünceler, O’nun kudret alemindeki gizliliklere dalıp gitmeye kalkışsa, gönüller, aşka kapılıp sıfatlarının niteliğine ermeye uğraşsa, akıllar, sıfatların da varamıyacağı zatını bilmeye özenip inceden inceye kavramaya çalışsa bile, onları geri çevirir; noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, onları gizliliklerinin kapkaranlık derinliklerine baş aşağı düşmekten kurtarır; onlar da anayoldan çıkıp başka yollara-bellere sapmakla onun zatını bilmenin, düşüncelere dalmakla üstünlüğündeki ululuğu ölçmenin imkanı bulunmadığını anlarlar; bunu da söylerler, anlatırlar.

Öyle bir yaratıcıdır ki kendinden önce bir yaratıcı mabud yoktu ki onun örneğine uysun da yaratsın, onun takdirini örnek alsın. Yaratan O’dur ancak, O’ndan başka yaratıcı yoktur mutlak. Bizlere kudretinin tedbir ve tasarrufunu göstermiştir; hikmetinin eserleri, şaşılacak şeyleri söylemiştir, yaratılmışların O’na muhtaç olduklarını söylemeleri ancak O’nun kudretiyle var olabileceklerini bildirmiştir; aczimiz O’nun kidoretini, noksanımız O’nun kemalini bize tanıtmıştır; O’nu ıkrar etmekten başka bir şey yapamıyacağımızı ızhar etmiştir; eşsiz-örneksiz yarattığı, yoktan var ettiği şeylerde, sanatının eserleri, hikmetinin delilleri belirmiştir; hir yarattığını, varlığına bir tanık, birliğine bir delil kılmıştır. Yarattığı, sussa da yaratıcısının onu tedbir ve tasarrufu bir delildir ki söyler, durur; eşsiz örneksiz yaratıcısına delaleti de öylece durur, kalır.

Tanıklık ederi, bilirim, bildiririm ki seni, yarattıklarının, birbirinden ayrı uzuvları gibi uzuvlara sahip sanıp onlara benzeten, hikmetinle ete, deriye bürüdüğün kemiklere benzer şeylere sahip sanan, sana cisim isnad eden, seni tanımaya dair içinden geçen düşünceleri bir şeye bağlayamamış, gönlü, eşin, örneğin olmadığına dair tam bir inanca ulaşamamıştır. Böyle kişi, sanki bu düşüncelere uyanların, O’na eşit tuttutlarına söylediklerini duymamıştır bir an: “And olsun ki gerçekten de biz, apaçık bir sapıklık içindeydik; sizi Alemlerin Rabbiyle bir tuttuğumuz zaman”(Şuara-97-98) Yalan söylerler seni putlarına benzetenler, vehimleriyle sana, yaratılmışların sıfatlarını verenler; zanlarıyla seni, cisme sahip sananlar, onlar gibi seni cüzü’lere bölenler; akıllarıyla kuvvetleri ayrı ve aykırı cisim isnad edenler. Tanıklık ederim, bilirim, bildiririm ki, seni, yaratıklarından bir şeyle denk sayan, hükmü yerinde ve apaçık olarak indirdiğin ayetlerine kafir olur gider; apaçık deliller  olan ve sana şehadet eden sözlerini yalanlar, inkar eder. Gerçekten de sen, öyle bir Allah’sın ki, akıllara sığmazsın; bu yüzden de düşünce esintileriyle bir niteliğe bürünmezsin; hatırlara gelen düşüncelere girmezsin; bu yüzden de sınırlanmazsın, bir halden birhale dönmezsin. (N.Belaga-38, 41)

Onu gözler, apaçık görüşle göremez; fakat gönüller, İman gerçekleriyle görür. O, herşeye yakındır, fakat onlarla birleşerek değil. Herşeyden ayrıdır, fakat onlara zıd olarak değil. Söyleyicidir, fakat düşünerek, dille, damakla değil. İrade edicidir, kasıtla, azimle değil. Eşyayı yapandır, yaratandır, aletle değil. Latiftir, gizlilikle vasfedilemez. Büyüktür, irilikle değil. Görücüdür; duyguyla tavsife imkan yok. Acıyıcıdır, gönül yumuşaklığıyla tarifine imkan yok. Yüzler, onun ululuğuna karşı eğilmiştir, alçalmıştır; gönüller, onun korkusuyla dolmuştur, titrer-durur. (N.Belaga-47)

Birdir, sayıdaki rakamla değil. Yaratıcıdır, hareketle, çalışıp yorulmakla değil. Duyandır, aletle değil. Her yerde hazırdır, mekanla değil. Her şeyden münezzehtir, fakat kahrı herşeye şamildir.

Herşeyden ayrıdır, fakat herşey ona karşı eğilmiştir. Herşeyin dönüşü onadır. Kim onu över, vasfa kalkışırsa sınırlamış olur, sınırlayan onu sayıya sokmuş olur, sayıya sokan onun ezeli olduğunu inkar etmiş olur.

Nasıldır diyen onu vasfa kalkışmış olur, nerdedir diyen onu mekanda sanmıştır. Bilicidir, bilendir, bilen yokken bile, yetiştirip geliştirendir. Yetişip gelişen yokken bile, gücü yetendir, gücü yettiği yokken bile. (Nehc-ül Belağa, S.191)

Allah bilinç ve algılamaya yarayan cihazları insanda yaratan olduğuna göre, buradan anlaşılabilirki kendisi bu uzuv ve cihazlara muhtaç değildir.

Diğer bir deyişle yarattıklarının bilinci kavraması için yer ve araç belirlediğine göre, kendi şuur ve idraki, bilinci ve algılaması, araca, organa ve mekana muhtaç değil, bunlarla sınırlı değildir.

Varlıklar arasında meydana getirdiği tezaddan, karşıtlıktan anlaşılır ki, kendisi için bir karşıt sözkonusu değildir. Onlar arasında meydana getirdiği yakınlık ve akranlıktan bilinirki kendisine akran ve binzer yoktur. (Nehc-ül Belağa, 184.Hutbe)

O Allah ki, hiçbir tapıcı ona hakkıyla tapamaz, hiçbir nimet sahibi onun nimetlerini sayamaz. Hiçbir şüredici ona kulluk hakkını eda edemez, ödeyemez.

Düşünce ne kadar yücelirse yücelsin onun sonsuzluğuna erişemez. Zeka denizlerinin derinliklerine ne kadar dalınırsa dalınsın onun sonsuzluğuna ulaşılamaz. Çünkü onun sıfatları ne hudutludur(sınırlıdır), ne de değişkendir.

İnsanların düşündüğü sıfatlar Allah’ı tenzih etmektir. Zira bizim bildiğimiz her sıfat sahibi o sıfattan ayrıdır. Aynı şekilde her sıfatta bağımsız bir şeydir. Oysa Allah’ın sıfatı zatının ta kendisidir.

O’na şekil benzemez, organla temas edilmez, insanlarla mukayese edilmez, uzaklığa rağmen yakındır, yakınlığa rağmen uzaktır. Herşeyden yücedir. Onun üstü bir şey var denilemez, herşeyden öncedir. Her eşyanın içine dahildir, bir şeyin diğer birşeyin içine girmesi gibi değil, her eşyanın dışındadır, bir şeyin diğer bir şeyden çıkması gibi değil, temiz ve münezzehtir. O ki böyledir, ondan gayrısı böyle değil, O herşeyden öncedir. (Usul-ü Kafi)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.