|
|
|Ana Sayfa| | |Aşura Sahneleri| |
|
Kardeş Yadigarı
Şehadet bir hicrettir; topraktan sıyrılmak, yeryüzünden kopmak ve arşa doğru uçmak... Beden kafesinden kâinatın sırlarına doğru kanat gerip yükselmek, arşın gölgesine tırmanmak...
Bu yolda kurban verilse azdı. Neyi kurban vermeliydi: İri bir koyun, sapasağlam bir keçi, kızıl tüylü pahalı bir deve mi? Hayır, hayır. Şehadette bunlara makam yoktu. Mekke’de kalıp Kâbe’nin etrafında tavaf edenler bu tür kurbanlar veriyorlardı.
Ya Hüseyin? O neyi kurban edecek, neyi feda edecekti peki? O ki, kurban vermek için Kâbe’yi değil, Kerbela’yı seçmiş, hak ile bâtılı burada âşikâr kılmıştı.
Şehadet, hacdan daha yüce bir hicret, Allah’a yakın olmak için en zor bir sınavdı. Kerbela’da hakka kavuşmanın yolu kurbanlıktan geçiyordu. Onlar, Kerbela meydanına gelirlerken yanlarında hiçbir şey getirmemişlerdi. Dünya malı zaten dünyada kalacaktı. Zaten mal da boş değil miydi, şehadetten sonra?
Peki ya Hüseynîler neyi kurban edeceklerdi?..
Kerbela şehitlerinin canlarından başka hiçbir şeyleri yoktu. Hüseynîler arasında savaş meydanına çıkan hiç kimse can endişesinde değildi. Ölüme gittiklerini, kılıçların altında doğranacaklarını bildikleri halde gördükleri hakikat, onları zıt duygulardan alıkoymuş; yalnız Allah’ı anıyor, yalnız onun için savaşıyorlardı. Bu yolda Hüseyin’e (a.s) yarenlik edecekler, onun yoluna baş koyacaklar, bu dostla birlikte ebedi ziyafete doğru uçup gideceklerdi.
Bu duygular içerisinde Hz. Hasan’ın oğlu Kâsım, ileri atılarak amcası Hüseyin’den (a.s) izin istedi. Bir anda amcasının gözleri yaşla dolmuştu. Kardeş yadigârını da oğlu gibi al kanlara bulanmış bir şekilde tasavvur ettikçe yüreği parçalanıyor, gözyaşlarına mani olamıyordu. Elini Kasım’ın omzuna atarken ağlamamak için kendini zor tutuyordu:
-Sen kardeşim Hasan’ın yadigârısın. Gönlüm buna nasıl razı olur?
Hüseyin’in gönlü Kasım’ın o an için meydana varmasından yana değildi. Oysa ki Kâsım, ısrarla amcasından izin istiyordu:
-Amcacığım! Görüyorsun ya, ceddimle görüşmek için ne kadar da istekli davranıyorum. Artık ben de şehitler kervanına katılmak istiyorum. Ne olur izin veriniz!
Hüseyin, ağabeyi Hasan’ı arzuladığında Kâsım’a bakar, onunla avunurdu. Onu gördükçe aklına hep Hasan gelirdi. Hayatta en sevdiklerini öldürülmüş olarak görmek onu hep perişan ediyor, yaşama gücünü söküp alıyor, Kâsım’ın ayrılığıyla buna bir yenisini daha eklemek istemiyordu.
Kâsım da amcasının duygularını anlamıyor değildi. Hayatta en sevdiği insanların acımasızca katledilişlerini gören bir insan, elbette ki izin vermede ısrarlı olmayacaktı. Amcasını, ondan da öteye imamını, o halde düşündükçe ağlayası geliyordu. Sonunda dayanamayıp sarıldı amcasına. İmam Hüseyin, gönlü razı olmasa da titrek sesiyle “gidebilirsin” diyebilmişti nihayet.
“Tebliğime karşılık sizden hiçbir ücret talep etmiyorum. Sizden sadece yakınlarıma karşı sevgi duymanızı, onları sevmenizi istiyorum” diyen Resul-u Ekrem’in (s.a.a) sözü Kerbela’dan önce de duymazlıktan gelinmiş, şimdi de öyle oluyordu. Zamane Müslümanları (!) onları sevip sayacakları yerde nedense öldürmeye çalışıyorlardı, tıpkı İsrailoğullarının peygamberlerine yaptıkları gibi...
"OnlarnurudurlarcelalsahibiAllah’ın
Tin, zeytin, şaf’ ve vitr de onlardır
Hakk’ın ilminin hazinedarlarıdırlar
Evleriyse Kuran’ın nazil olduğu yüce bir mekân..
Alem-i Zer’den önce
AdlarıyazılmıştıArş-ı Âla’ya
Gözlerden uzak ve korunmuş olarak
Onlar olmasaydı, Adem de yaratılmazdı
Ne Zeyd olurdu o zaman, ne de Amr
Ne yeryüzü gerilir, ne gökyüzü çekilirdi
Ne güneş ışık verir, ne de ay parlardı
Nuh gemideyken onların adıyla kurtuldu
Onların adıyla tufan sona erdi, karaya varıldı
Onlar olmasaydı İbrahim’in ateşi sönmezdi
Parlayan kıvılcımlar, esenliğe dönüşmezdi
Ve yine onlar olmasaydı
Ne Yâkup’un hüznü, ne de Eyyüp’ün çilesi biterdi
Demir, Dâvut’un elinde onların vâroluş sırrıyla eridi
Akıllara durgunluk veren şekillere girdi
Silah oldu, zırh oldu
Eğer onlar olmasaydı
Süleyman’ın saltanatı alabildiğince genişlemezdi
Ve onun için akan pınar, öylesine güzel akmazdı
Şeffaf rüzgârlar onun emrine verilmez
Bir gecede bir aylık yol kat edemezdi
Firavun Allah’a karşı gelip sihirle Mûsa’nın karşısına çıktığında
Mûsa’nın âsasının sırrı da onlar idi
İnkârcılara Allah’ı ispat etmek için ölüleri dirilten İsa
Onlar olmasaydı bu mucizeyi gösteremezdi
Onların sırrı ve fazlı tüm kâinatı sarmıştır
Ve her peygamberin varlığında
Onların esrarından bir sır vardı"
İmam Hüseyin, Kâsım’ı savaş meydanına uğurlarken gözü yaşlı, göğsü dertle doluydu. Kardeş yadigârı da diğerleri gibi, dayanabildiği kadar dayanacak, sonra da parça parça edilecekti. Kerbela’daki tüm Peygamber torunlarının sonu böyleydi:
Ok
Mızrak
Kılıç
Kesik kollar ve...
Ve kesik başlar!
Hüseynîler, sonlarının böyle olacağını bile bile, savaşa koşmak için can atıyorlardı. Nitekim, Kâsım da aynı şekilde meydana çıkmıştı. Düşman saflarından sözlü tacizler başlamıştı bile:
-Sen de öleceksin!
-Yazık değil mi gençliğine?
-Hüseyin’e ölüm!
-Yaşasın müminlerin emiri(!) Yezid hazretleri!
Bu esnada, iki Kûfeli kendi aralarında konuşuyordu:
-Yemin ederim ki, ona saldırıp bir an önce işini bitirmeyi öyle istiyorum ki!
-Kendi elinle kendini ölüme mi atmak istiyorsun? Canını çöpte bulmadın ya, bırak diğerleri bu işi yapsın!
Öfkeli Kûfeli, Kâsım’ın üzerine çullanan askerleri göstererek:
-Bak işte görüyor musun? Üzerine o kadar asker saldırmışken bir şey yapmasına imkân yok, dedi ve atını mahmuzlayarak bir çırpıda kalabalığa karıştı.
Kâsım, onca asker arasında çaresizdi. Dört bir yandan gelen darbelere aynı anda karşılık verebilecek durumda değildi. Bedenine saplanan ok, mızrak ve kılıçlar ayağını yerden kesmişti. Al kanlar içinde yere düşerken zor da olsa amcasına seslenebilmişti:
-Amca yetiş!
Hüseyin, bu nidayı işitir işitmez kızgın bir aslan gibi meydana fırlayıp Kâsım’ın etrafında halka oluşturan azgın kurtları bir çırpıda dağıtıverdi.
Az önce Kâsım’ı başından yaralayan Kûfeli melun, Hüseyin’in geldiğinden habersizdi. Kasım’ın başını bedeninden ayırmak isterken Hüseyin’i karşısında görünce dona kaldı. Ne yapacağını şaşırdı. Korkunun verdiği panikle kılıcını düşürdü. Hal böyleyken gökyüzünde şimşekler çakan Hüseyin’in kılıcından kaçabilmek için zamanı kalmamıştı. Çaresiz, elini kılıcın önüne tutarak kendini korumaya çalıştı. Kılıcın önüne uzanan eli bir anda kopuverdi. Artık can haliyle bağırmaktan ve arkadaşlarından medet ummaktan başka yapabileceği hiçbir şey yoktu:
-Ah! Kahrolası Kûfeliler, beni bu adamın elinden kurtarın!
Birkaç atlı Hüseyin’in dikkatini başka bir yöne çekebilmek için hareke geçti. İçlerinden biri az önce çolak kalan Kûfeliyi atına alıp kaçırmaya yeltendiğinde Hüseyin’in öfke ve hiddetle üzerine doğru geldiğini görünce arkadaşını atından yere atıp savaş meydanından hızla kaçmaya başladı. Atlı, korkunun verdiği dehşetle yere attığı arkadaşını ezdiğini fark etmemişti bile.
Hüseyin atlıların meydanı terk ettiğini görünce koşar adımlarla Kâsım’ın başucuna geldi. Yaralar içinde inleyen Kâsım’ın başını yerden kaldırarak dizinin üzerine koydu. Kardeş yâdigârını bu halde görmek onu çok üzmüş, gözyaşlarına mani olamamıştı. Yanakları al kanlar içinde kalan Kâsım’a baktıkça içi yanıyor, gözyaşı döküyordu Hüseyin. Kasım’ın başını bağrına basıp Kûfelilere sitem etmeye başladı:
-Kahrolası Kûfeliler! Kâsım’ı bu hale getiren topluluktan Allah rahmetini kessin!.. Ey Kâsım! Bilir misin ki beni, amcanı çağırdığında yanına gelemeyişim; yardımına koşamayışım bana ne kadar da ağır gelmektedir? Seni bu hale getiren halka Allah merhamet etmesin, Allah merhamet etmesin!..
Kâsım artık şehit olmuştu. Hüseyin, kardeşinin ciğerpâresini son kez bağrına basıp ayağa kalktı. Gözyaşları oluk oluk boşalırken kardeşi Hasan’ı hatırladı: Dedesi Resul-u Ekrem’in ikisini de kucağına alıp onlarla oynadığı, güldüğü, neşelendiği ve ashabının karşısında “Bu ikisi benim halifemdirler; kıyam etseler de, yerlerinde otursalar da” dediği saatler hala aklındaydı. Ne var ki Hüseyin, annesinin ve babasının şehadetinin ardından çok kısa bir süre kardeşiyle birlikte yaşadı. Paraya aldanan, dünya zenginliklerine kanan ve dinlerinden ümitlerini kesen sözde Müslümanların vefasızlığı ona dördüncü acıyı da tattırdı. Hüseyin, kardeşinin şehadetinde yanındaydı. Aldığı zehrin etkisiyle şehadet şerbetini içen kardeşinin elim anısı, hala gözlerinin önünden silinmemişti. Ne var ki, Kerbela acıların en acısı olarak tarihe geçmiş, hakla bâtılın birbirinden ayrıldığı bu yer, Hüseyin için acıların arka arkaya geldiği bir facia olmuştu. Öyle ki anası, babası ve kardeşinin ardından diğer yakınlarının da acımasızca katledilişlerine şahit olmuş, onların da ayrılık acılarını tatmıştı.
Hüseyin, çadırların bulunduğu yere geldiğinde Kâsım’ın cenazesini oğlu Ali Ekber’in cenazesinin yanı başına koyarak Allah’a yakarmaya başladı:
-Allah’ım! Sen de bilirsin ki bu halk, topluca bizi davet ettiler, bize yardım edeceklerini söylediler. Ama bizi dışladıkları yetmiyormuş gibi, bir de asıl düşmanlarımızla bir olup karşımıza çıktılar. Ey tanıklık edenlerin hakimi! O halde alt et, yok et, dağıt, bölük-pörçük et bu halkı! Allah’ım, affını asla nasip etme onlara!
Hüseyin (a.s) daha sonra yakınlarına dönerek onlara teselli vermeye çalıştı:
-Ey yakınlarım, sabredin ve sabır kuşanın. Bilesiniz ki, bugünden sonra asla hor görülmeyecek, utanç duymayacaksınız.
Kâsım’ın şehadetinin ardından şimdi de sıra İmam Hasan (a.s)’ın oğullarından Abdullah’a gelmişti. O da meydana koştu, şiirler okumaya başladı:
Eğer beni tanımıyorsanız
Bilesiniz ki, Haydar’ın neslindenim ben
Adı Haydar, şânı Haydar!
Aslan gibi düşmana atılır Haydar!
Tufan gibi kökünü kazır Haydar!
Abdullah, bu şiirinin ardından düşmanla savaşmaya başladı. Genç savaşçı, bir hayli mücadele ettikten sonra Ömer Sâd’ın emriyle dört taraftan saldırıya geçen düşman ordusu tarafından paramparça edilerek şehit düştü.
Bu hadiseden sonra Hz. Hasan’ın oğullarından Ebubekir meydana koştu. O da kardeşi gibi uzun süre savaştıktan sonra gruplar halinde saldırıya geçen düşmanlar arasında parça parça edilerek şehit oldu.
Kızıl Feryat / Metin ATAM