|Ana Sayfa|   |Aşura Sahneleri|  

Müslim'in Çocukları

Ali Ekber’den sonra Haşimoğulları’ndan meydana atılan ikinci kişi Abdullah b. Müslim b. Akil idi. İmam Hüseyin’in yanında yer aldığı için kendisiyle gurur duyan Abdullah, bir yandan at koşturuyor, diğer yandan da şiirler okuyordu:

 

Bugün babam Müslim ile görüşeceğim gündür

Öyle bir gün ki

Peygamberinuğrundacanverenlerintümüylegörüşebileceğim

Peki ya kimdir onlar?

Öyle kimselerdir ki asla yalan konuşmazlar

Hoşgörülüdürler, bağışlarlar

Özgürceyaşayıp

Özgür insanlara rehber olurlar...

 

Abdullah aslanlar gibi dövüşüyor, yiğitçe kılıç kullanıyordu. Birçok düşman askerini bir çırpıda cehenneme göndermişti bile. O sırada Rakkad oğlu Zeyd, Abdullah ile başa baş savaşan askerlerin gerisinden sinsice yaklaşıyor, yalnız ve yorgun savaşçının ağır bir yara almasını bekliyordu.

Kûfeliler, Abdullah ile teker teker savaşmanın faydasız olacağını anlayınca bu kez de onu taş yağmuruna tutmuşlardı. Atılan taşlardan biri ansızın genç savaşçının alnına isabet etmiş, güneş gibi parlamakta olan simasını bir anda kırmızıya boyanmıştı.

Abdullah yarasından akan kanı durdurmak için elini alnına götürdüğü sırada az önce onun bu anını kahpece güden Zeyd melunu, yayından fırlattığı ani bir okla Abdullah’ın elini alnına kilitledi. Aldığı bu ağır darbe karşısında kendinde olmadan derin bir ah çeken Abdullah, yaralı haliyle başını semaya kaldırarak Kûfelileri Allah’a şikâyet etti:

-Allah’ım! Bu halk bizi az görünce canileşti. Bizi küçük düşürmek ve yok etmek için üzerimize yürüdüler. O halde ey Allah’ım, sen de onları yok et; bizi nasıl öldürürlerse onları da aynı şekilde helak et!

Ne var ki, Abdullah’ın bu nidası fazla sürmeyecekti. Alnına isabet eden ok düşman ordusunu sakinleştirmemiş, aksine daha da azdırmıştı. Abdullah’ın aldığı derin yaralardan cesaret alan bir iki atlı, ellerindeki mızraklarla hücuma geçmişlerdi. Bu son darbelerin ardından artık Abdullah’ın ayakta duracak hali kalmamıştı. Genç savaşçı, aldığı son darbelerin ardından yere yuvarlandı. Hüseynî çadırlara doğru son bir kez bakıp gözlerini kapadı. Yüzünde aldığı yaralardan değil, adeta Hüseyin’i (a.s) yalnız bırakmaktan yana acı bir tablo vardı. Bin canı dahi olsa, hepsini hiç şüphesiz imamı uğrunda seve seve verirdi. Ne var ki o, artık yaşamıyordu...

Düşman ise, onun ölümünden hâla endişe etmekteydi. O, cansız yerde yatarken dahi “yaşıyor olabilir” korkusuyla yanına yaklaşma cesaretini gösterebilecek kimse yoktu içlerinde. Az önce Abdullah’a mızrak savuran melunlardan biri korkar adımlarla ona yaklaşma cesaretini gösterebilmişti nihayet. Kanlar içinde yerde yatan bedenin az gerisinde durup nefes alıp-almadığını kontrol etmeye başladı. Kûfelilerin bulunduğu saflarda herkes nefesini göğsünde hapsetmiş, gelecek olan haberi bekliyordu. Çok geçmeden öndeki melunun sevinç çığlıkları yankılanmaya başlamıştı bile:

-Ölmüş...Öldürmüşüz onu!

Artık çığlık çığlığa karışmıştı. Kûfeliler bir yandan seviniyor, bir yandan da alaylı alaylı bağrışıyorlardı:

-Yaşasın, öldürdük onu nihayet!

-Sıradaki gelsin!

-Kim gelirse gelsin, sonu böyle olacak!

-Hepinizi teker teker öldüreceğiz!

-Kendinizi şimdiden yok sayın!

Kısacası, Abdullah’ın ölüm haberi Kûfeliler arasında yayılmışken az önce onu alnından vuran Zeyd, gönül rahatlığıyla meydana atılmış, bir koşuda Abdullah’ın yanına gelmişti. Gayesi Abdullah’ın alnındaki oku çıkarmak ve böylece Araplar arasında atıcılığıyla iftihar etmekti. Bu amaçla yavaşça cansız bedene yaklaştı. Onun ölüm haberi hâla kulaklarında yankılanıyor olmasına rağmen, içindeki korku ve tedirginliği henüz atabilmiş değildi. Titrek elleriyle oku kavrayıp var gücüyle çekti. Ancak, başarılı olamadı. Bir, iki derken, üçüncü çekişinde ok kırıldı. Okun dışarıda kalan kısmı elinde kaldı.

O bu ok parçasıyla iftihar ede dursun, uzaktan bu olayları seyreden Hüseynî yiğitler, içler acısı bu manzaraya daha fazla dayanamayarak savaş meydanına doğru harekete geçtiler. İmam Hüseyin, onların ansızın meydana atıldıklarını görünce arkalarından seslenerek derhal geri dönmelerini istedi. Haşimoğulları, imamlarının sesini işitir işitmez ikinci bir adım daha atmadan geri döndüler.

Bu fırsatı ganimet bilen düşman ordusu, henüz çadırlara varamayan Hüseynîleri ok yağmuruna tutmuşlardı. Birkaç dakika önce şehit olan kardeşinin acısını henüz yüreğinden silemeyen taze gonca Muhammed b. Müslim, atılan oklardan birine hedef olmuş, sırtından aldığı bu darbeyle öylece kalakalmıştı. Sırtındaki oku çıkarmak için elini uzattığında kahpece atılan ikinci bir ok darbesi, bu kez de genç Hüseynî’nin ayaklarını yerden kesmeye yetmişti. Kardeşinin aşkıyla yanan genç savaşçı, babası Müslim’e, kardeşi Abdullah’a ve daha da önemlisi atası Muhammed’e (s.a.a) kavuşmuştu artık...

 

Kızıl Feryat / Metin ATAM