|
|
|Ana Sayfa| | |Aşura Sahneleri| |
|
Peygamber Benzeri Ali Ekber'in Şehadeti
Hâşimoğulları’ndan savaş için izin isteyen ilk kişi ’di. Daha önce meydana çıkan Hüseynî yiğitler, savaş için izin istediklerinde İmam’ın yanına gelir, kısaca “Allah’ın selamı üzerine olsun ey Hüseyin!” derler, öyle izin alırlardı. Ali Ekber de onlar gibi, savaşa hazır olduğunu ve meydana çıkmak istediğini böyle dile getirmişti.
Hüseyin (a.s), yavrusunun şen ve güzel çehresine bakarken acı bir tebessüm etti. Ellerini semaya kaldırarak yaşlı gözlerle Allah’a şunları söyledi:
-Allah’ım! Şahidim ol ki, insanlar arasında peygamberine en çok benzeyen şu genci, uğrunda ölüme gönderiyorum. Siması, endamı ve ahlakıyla Resul-u Ekrem’i andıran bu genç, yüce elçinin vefatından sonra bizim tek teselli kaynağımız idi. Ne zaman canımız Peygamberi görmek istese ona bakar, hasretimizi öyle giderirdik...
Hüseyin susmuştu şimdi... Gözlerini düşman ordusunda sabitleştirmiş, galeyan halindeki bu kalabalığı nefretle izliyordu.
Kûfeliler meydana çıkan genç yiğidi bu tazelikte görünce şaşakalmışlardı. Parlak sîması, şekli ve endamıyla Resul-u Ekrem’i anımsatan bu genç karşısında tereddüde düşmüşler, her ne kadar onu tanımasalar da bu genç hakkında aralarında konuşmaya başlamışlardı:
-Kim bu genç?
-Hüseyin’in oğlu herhalde.
-Hâşimoğulları meydana çıktı nihayet!..
Hüseyin (a.s), bakışlarını bu kez oğlu Ali Ekber’de sabitleştirdi. Son kez, iyiden iyiye süzüyordu oğlunu. Ondan aldığı ceddi Muhammed’in (s.a.a) kokusu dahi, artık veda edecekti. Bir, iki, üç derken, bir başka hicran acısıyla tekrar karşı karşıya geliyordu: Ali Ekber... İnce bir dal, ince bir fidan... İçi yanıyordu Hüseyin’in (a.s). İçinde bir değil, bin bir yara vardı. Hepsinden daha elemlisi de Kûfe yarasıydı. Elem veren bu yara karşısında Hüseyin (a.s), suskun değildi şimdi. Ellerini semâya kaldırmış, yücelerin yücesi rabbine seslenmekteydi:
-Allah’ım! Yeryüzünün bereketini onlardan kes, aralarında ayrılık çıkar, bedenlerini paramparça et, râzı olma onlardan, zalim hükümdarları onlara musallat et!
Derin bir ah çekerek aynı tarzda, bu kez de şikâyet etti rabbine:
-Allah’ım! Bu halk, defalarca bizi şehirlerine davet etti. Kıyam için “birlikte olalım” dediler. Yardımcı olacakları, dostluk edecekleri yerde bize yüz çevirdiler. Sonra da gerisin geriye düşman kesiliverdiler!
Ali Ekber, atının üzerinde sabırsızlıkla babasını bekliyordu. Zira babası, savaş için henüz izin vermemişti. O gitmek için can atarken Hüseyin (a.s), nasıl olur da ciğerpâresinin gönlünü kırabilirdi ki? Ne var ki, oğluna bakamayacak kadar perişandı:
-Dön artık! Dön de oğlunun yüzüne son bir kez daha bak. Bu bizim son görüşmemizdir. Biraz sonra beni bu halde bulamayacaksın. Karşında sapasağlam duran şu canlı beden, birazdan al kanlara bulanmış bir halde solup gidecek. “Yâdigâr-ı Muhammed şehit oldu” diyeceksiniz artık!
Zaman ne kadar da çabuk geçmekte. Düne kadar yanından ayrılmayan, daima yanında olan biricik evladı artık uçup gidecek ve o tazeliğiyle, atalarının anısını da beraberinde alıp götürecekti. Saniyeler hiç bu kadar acımasız olmamıştı nedense!..
Hüseyin’in (a.s) yakınları hep birlikte bu iki zâtın etrafında toplanmıştı. Saniyelerin değerini onlar şimdi daha iyi anlıyorlardı.
Bu manzaraları gören Kûfeliler arasında pasif bir irkilme vardı. Kimileri şimdiye kadar yaptıklarından ötürü utanç duymaya başlamış, kimileri de tereddütte kalmışlardı. Ordusunun bu ani değişikliğini hemen fark eden Ömer b. Sâd, zaman kaybetmeden harekete geçti. Ordu komutanlarına askerleri derhal savaşa teşvik etmelerini emretti. Siyaset hemen icra edilmiş, Hüseynî orduya karşı aşağılayıcı sözler, kahkahalar, tahkir edici küfürler derken halk, yine eski halini almış, biraz evvelki pişmanlıklarından eser kalmamıştı. Düşman ordusunda oynanan bu siyaset, artık hâlihazırdaki konumu muhafaza etmeye yönelikti:
-Nerede kaldı senin yardımcıların ey Hüseyin?
-Cesur dediğin askerlerine ne oldu ha?
-Karşımıza kim çıkacak?
-Yoksa korkmaya mı başladınız?
Ömer b. Sâd, hiç ummadığı bir anda İmam Hüseyin’in tüyler ürpertici cevabını almıştı:
-Ey Sâd oğlu! Beni ve hânedanımı katlederek nasıl soyumu kesmek istiyorsan Allah da senin soyunu kessin! Sen Allah Resûlü ile aramızdaki akrabalık bağına hürmetsizlik ettin. Bu konuda onunla olan kan bağımızı görmezlikten geldin. Şunu iyice bilesin ki, henüz dünyada umduğun hiçbir şeye kavuşamadan biri sana musallat olacak ve başını bedeninden ayıracak! Zâten Allah’tan da bunu dilemekteyim ben!
Hüseyin (a.s), bu kez de nur yüzlü Ali Ekber’ine dönerek savaşmasına izin verdiğini Kuran-ı Kerim’den okuduğu iki ayetle şöyle dile getirdi:
-“Doğrusu Allah; Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini soy bakımından alemlere üstün olarak seçti. Birbirlerinden türemiş bir soydur onlar ve Allah işitendir, bilendir.”
Artık, Ali Ekber için beklenen an gelmişti. Babası Hüseyin’e (a.s) son bir kez daha bakıp, içten bir ah çekti ve ardından rüzgâr gibi meydana atıldı.
Meydanda esmekte olan bu gazap rüzgârı, düşman ordusunu derinden etkilemiş, korkuya düşürmüştü. Savaş öncesi, Araplarda bir gelenek haline gelen şiir okuma adeti gereğince beyitler okuyor, Kûfelilere gözdağı veriyordu:
Yemin ederim ki biz
Allah Resûlüne en yakın kimseleriz
Diğer Hâşimoğulları gibi ben de
Savaşacağım, kılıç kullanacağım
Düşmanın şerrini yok edinceye dek
Savaştan asla ayrılmayacağım
Ve bilesiniz ki ey Kûfeliler!
Biziz Allah Resûlüne en yakın kimseler
Ölsek de bu yoldan geri dönmeyiz
Zillete asla boyun eğmeyiz!..
Artık savaş başlamıştı. Hüseyin’in (a.s) oğlu, hangi düşman safına hücum etse o saf korkup geri çekiliyordu. Bu öyle bir korkuydu ki, dönüp arkalarına bakma cesaretini bile bırakmamıştı onlarda. Birbirlerinin ayağına basanlar, yere yuvarlananlar ve ezilenler vardı içlerinde. Ama Ali Ekber onlara kaçış izni vermiyor, arkalarından takip ederek eline geçirdiğini tek tek cehenneme gönderiyordu.
Ne var ki, düşman ordusu oldukça kalabalıktı. Karşılarında dikilen gözü pek Hüseynî yiğitler yaşam mücadelesinde değil, düşmanı azaltma çabasındaydılar. Bu da kolay bir iş değildi. Uzun müddet direnmek; hem susuzluğa, hem de kılıca karşı dayanmak gerekiyordu.
Düşmanın aralıksız baskısı artık Ali Ekber’i yormuş, aldığı yaralar bedenini ağırlaştırmıştı. Düşman saflarından sayısız melûnu helak ettikten sonra nihayet dayanacak gücü kalmamıştı artık. Yakıcı güneşin altında adeta kızgın demir parçasına dönüşen zırhı, bedenini dağlıyordu. Susuzluğu ise, yaralarından sızan kızgın kanının etkisiyle daha da artmış, şiddetlenmişti. Kanıyla kırmızıya boyanan güzel yüzünü babası Hüseyin’e (a.s) çevirerek zor da olsa birkaç cümle söylemeye çalıştı:
-Babacığım! Susuzluk beni öldürmede, zırhımın ağırlığıysa bedenime işkence ediyor! Bir yudum da olsa, suyun var mı?
Kim, nereden bilebilir ki Hüseyin’in (a.s) kalbinden neler geçmede şimdi. Kalbi yanık bir baba ki, bir günden az, hatta birkaç saatlik zaman içerisinde acıların en acısını tatmış ve tatmada... Öyle bir baba ki, gözlerini her kapayıp açtığında yakınlarının ve yârenlerinin paramparça edilmiş bedenlerini görmede, adeta onlarla birlikte lime lime edilmede...
Canından çok sevdiği biricik yavrusu için bir katre de olsa suyu olsaydı ne iyi olurdu! Keşke bir şeyler yapabilseydi...
Böylesine zor bir durumda insanın yavrusu bir şey ister de babası onun isteğini yerine getiremezse, baba için elim bir azap olur bu. Zerre zerre bedene işlenen azaptan daha da elim bir azap...
Hüseyin (a.s), yaşlı gözlerle oğluna nazar ediyordu. Susuzluktan çatlayan dudaklarını aralayıp ciğerpâresine teselli vermeye çalıştı:
-Ah susuzluk! Meğer ne kötü şeymiş susuzluk. Oğulcağızım! Savaşmaya biraz daha devam et. Sonunda ceddin Muhammed’in (s.a.a) elinden su içecek, bir daha da asla susamayacaksın.
Ali Akber, mübârek babasından bu güzel haberi alır almaz tekrar meydana atılarak yine şiirler okumaya başladı:
Muhammed hânedânından biri, yine çıktı meydâna
Mertliği ve yiğitliği gösterecek cihâna
Yemin olsun ki, nihayet başım kopsa da
Vazgeçmeyeceğim, savaşacağım
Ve sâdık kalacağım dâvama...
Savaş tekrar şiddetlenmişti. Hüseyin’in oğlu, kılıcı öyle mâhirâne kullanıyordu ki, düşman ordusu karşılarında yiğitçe dövüşen bu genci, savaşlarda tûfan estiren Ali’ye (a.s) benzetiyorlar, aslanın kovaladığı ceylan yavruları gibi, pençeden kurtulmak için kaçacak yer arıyorlardı. Binlerce kişiden oluşan bu ordu, henüz genç bir delikanlı olan Ali Ekber’in karşısında direnmekten acizdi. Kimse teke tek dövüşten yana değildi.
Kaçanlar, kaçıp da bir köşeye saklananlar, eteklerine iri iri taşlar doldurup var güçleriyle Ali Ekber’i taşlıyor, diğerleriyse başa baş mücadeleye topluca devam ediyorlardı. Bir başka grup ise, korkusundan kuytu bir köşeye çekilmişti. Onlar, Ali Ekber’in bir an evvel yenilip toprağa düşmesini, solmasını bekliyorlardı.
Kıyasıya mücadelenin tam ortasında, Ali Ekber’i gözetleyen bir melun, onun direncini zayıflatmak için sinsice planlar hazırlıyordu. Gruplar akın ettikçe cesareti daha da artıyor, korkar adımlarla da olsa, arkadan yavaş yavaş Ali Ekber’e doğru ilerliyordu. “Onu öldüremesem de en azından yaya kalması için atını vurmalıyım” diye düşünen bu melun, bir an kendini Ali Ekber’in bindiği atın ayak uçlarında buldu. Yüzü diğer Kûfelilere dönük olan Ali Ekber, henüz hiçbir şeyden habersizdi. Arkadan sokulan melun, fırsatı ganimet bilerek kılıcını kınından çıkarıp var gücüyle atın ayaklarına savurdu. At, ayaklarından aldığı acı yara karşısında bir anda kendini kaybetti. Vahşi atlar gibi şahlanmaya başladı. Sonra can haliyle kalabalığın içine karıştı.
Atın vahşice üzerlerine geldiğini gören Kûfeliler derhal sağa-sola kaçışmaya başladılar. Ne var ki zavallı atın daha fazla ayakta durabilecek hali kalmamıştı. Olduğu yerde duraklayıp yavaşça yere uzandı. Hüseynîler gibi o da kızgın çölün kurbanı olmuştu.
Bu olayı büyük bir şaşkınlıkla izleyen Kûfeliler, Ali Ekber’i bir anda yaya görünce cesarete geldiler. Kan kokusu alan vahşi kurtlar gibi, duraksamaksızın saldırıya geçtiler. Az önce, aldığı yara yüzünden yere uzanan atı acımasızca paramparça ettiler.
Bitkin haliyle olayları birkaç metre öteden seyreden Ali Ekber, birazdan sıranın kendisine de geleceğini çok iyi biliyordu. Binlerce düşmanın arasında yalnız ve korumasız olmasına rağmen hala ayaktaydı ve yorgun da olsa uğruna baş koyduğu bu yolda savaşmaya kararlıydı.
Kapalı bir yerden salık verilen aç köpekler gibi tozu dumana katarak üzerine gelen Kûfelilere kılıcını doğrulturken onlarca kılıç ve mızrak yarası almıştı bile... Her yandan akın eden düşman karşısında gitgide soluyor, eriyordu. Babasının gülsuyuyla yıkadığı saçlarından ayak uçlarına kadar her yeri kanlar içindeydi: Bembeyaz teni, beyaz gömleği kırmızıya boyanmıştı.
Artık zayıf bedeni düşmanının eline geçmişti. Kûfeliler, et bulmuş kurtlar gibi vahşice saldırıyorlardı savunmasız genç savaşçıya. Az önce cesaret edemeyip başa baş dövüşmekten korkan melunlar, bu manzaranın ardından galeyana gelerek Ali Ekber’in üzerine üşüştüler. Uzaktakiler ise alkış çalıp birbirlerini tebrik ediyorlardı.
Güneş utancından bulutların arkasına gizlenirken sayısız kılıç, mızrak, ok ve taş darbelerine maruz kalan Ali Ekber, yaşam ile ölüm arasında can çekişiyordu. Düşmanın sevinç çığlıkları arasında başını göğe kaldırdı. Alnından, başından ve gözlerinden akan kanlar öyle şiddetliydi ki, gökyüzünü artık kızıl görüyordu: Masmavi gökyüzü, uçan kuşlar, bir anda peyda olan ipek ipek bulutlar genç savaşçının gözlerinde kıpkırmızı oluvermişti.
Ali Ekber meydana atılıp şiirler okuduğu sırada “Bu çocuğun babasını ağlatmazsam bütün Arapların günahı bana olsun!” diyerek Ehl-i Beyt hânedanına olan nefretini dile getiren Kûfeli melunlardan Marrah b. Minkaz, ölmek üzere olan genç savaşçıyı o halde görünce cesarete gelerek bir çırpıda yanı başına koştu. Kılıcını kınından çıkararak Ali Ekber’in narin bedeninde bir gedik açtı. Ardından diğer Kûfeliler de genç bedeni delik deşik ettiler.
Onca darbeden sonra Ali Ekber derin bir ah çekerek babasına seslendi. Yanık feryadı babasının kulaklarında yankılanıyordu:
-Baba! Selam olsun sana... Babacığım! Ceddim Resulullah beni çağırıyor. Az önce elindeki tasla bana öyle şirin bir su verdi ki, artık susuzluğu hissetmiyorum bile... Babacığım! Ceddimiz ikinci tası da sana ayırdı. Çabuk gel, bul beni!
Hüseyin (a.s), yayından fırlayan bir ok gibi, düşman saflarını yararak oğlunun başucuna koştu. Bir anda karşılarında Hüseyin’i gören Kûfeliler, korkularından istirahat bahanesiyle geri çekildiler. Ali Ekber’in yanında Hüseyin’den başka kimse yoktu artık.
Yavrusunun yaralar içinde erimekte olduğunu gören Hüseyin (a.s), hemen diz çöküp başını dizleri üzerine aldı. Sesini rahat duyabilmesi için ağzını oğlunun yanaklarına dayayarak konuşmaya başladı:
-Allah seni bu hale sokanları helak etsin! Onları Allah ve Resul tasasına düşürmeyip Muhammed hânedanının katline iten sebep nedir? Suçumuz nedir ki bize bu cefayı işlemekteler?
Hüseyin’in (a.s) gözyaşları konuşmasına, Kûfelilerden yana daha fazla dert yanmasına mani olmuştu. Bir baba şefkatiyle oğlunun yanaklarından süzülen kanları elinin içiyle silmeye çalıştı. Babasının şefkatli ellerini teninde hisseden Ali Ekber, yavaşça gözlerini aralayıp son kez de olsa o yüce şahsiyeti görmeye çalıştı. Mahzun bir baba görüyordu karşısında. Davası, karşılarında saf tutan kalabalığa hakkı anlatmak, gerçek İslam’ın söndürülmeye çalışıldığını ve Yezid’in arkasından gittikleri takdirde kıyamet gününde Peygamber'lerinin karşısına suçlu olarak çıkacaklarını ve dolayısıyla ebedi ateşe atılacaklarını iletmek olan Peygamber-i Ekrem’in biricik torunu Huseyin... Fakat, onca fedakârlığın ve onca iyiliğin ardından aldıkları cevap ise çok elimdi; ciğerleri yakıp kavuruyordu adeta.
Ali Ekber’in babasına söylemek istediği çok şey vardı. Ama acımasızca açılan yaralar, onda bu mecali bırakmamıştı. Son sözü Hüseyin söylemişti:
-Oğlum benim! Sensiz hayat da, dünya da bir hiçtir artık!
Kerbela, Hüseyin’in (a.s) gözyaşlarına bir kez daha şahit oluyor, tarih Kerbela’da bu haliyle onu ilk kez kayda alıyordu.
Gözü Yaşlı Ana
Huseynî yiğitlerden her biri binlerce kişilik ordusuyla çarpışıp şehit düştüğünde Hüseyin’in (a.s) kalbi adeta parçalanıyor, ayrılıktan ötürü kahroluyordu. Kana bürünen şehitlerin güzel anıları, hatıraları, şefkat ve ihlasları gözler önüne geldikçe ayrılık hançerlerinin acısına dayanmak nasıl mümkün olabilirdi ki!..
Artık dost hicranından sonra bu hicrana bir de evlat hicranı eklenmiş; Hüseyin (a.s), yeni bir mateme daha kucak açmıştı.
Bir evlat ki, endamı Muhammed’in (s.a.a) tecellisi, imanı Ehl-i Beyt’in nişanesi, cesareti Hüseynî yiğitliğin timsali, sedası İslam’ın sedası, davası Hüseyin’in (a.s) davası...
Ehl-i Beyt’ten olan bu gencin Hüseyin gibi bir babası, Zeynep gibi bir halası olursa yokluğuna bu insan üstü varlıklar nasıl dayanacaklar, neyle avunacaklardı?
Zeynep de kardeşinin oğlunu çok seviyordu. Onun ve diğer Ehl-i Beyt hatunlarının Ali Ekber’e olan sevgisi, Hüseyin’in (a.s) gerçekleri (Ali Ekber’in şehadetini) söylemesine mani oluyor, belini büküyordu.
Kanlı bedeninin başucunda Hüseyin’in (a.s) başı eğik, gözü yaşlı, matemi büyüktü. Tahammülü zor bir acıydı bu. Bir babanın ciğerparesini, bedeninin bir parçası olan yavrusunu kanlar içinde; param parça edilmiş bir vaziyette görmesi, onu seyretmesi kadar daha acı şey ne olabilirdi ki?..
Zeynep daha fazla dayanamayıp Hüseyin’in (a.s) yanına koşmuş, yanı başında cansız yatan taze goncayı kanlar içinde görünce feryat etmeye başlamıştı:
-Ne acı bir ayrılıktır bu ya Rab! Vah kardeşim, vah Ali Ekber’im!..
Zeynep’in gözyaşları Kerbela’yı sarsmıştı. Cansız beden Zeynep’in kolları arasındayken hıçkırıklar arasında ağıtlar okunuyor, inci inci gözyaşları dökülüyordu...
Hüseyin (a.s), Ali Ekber’in kanlı naşını Zeynep’in kucağından alarak Hüseynî çadırlara götürdü. Artık feryat sırası Leyla’daydı. Ana yüreği bu manzaraya nasıl dayanır, nasıl kahrolmaz ki? Uzaktan olanları kestirmeye çalışan Leyla, olup bitenlerden habersizdi.
Ne var ki Hüseyin, Leyla’dan yana başı eğikti. Çadırlara gitmek, onunla göz göze gelmek istemiyordu. Bu yüzden ona teselli vermesi için Zeynep’i Leyla’nın yanına gönderdi. Ardından çadırlarda bekleyen birkaç gence isimleriyle seslenerek yanına çağırdı ve Ali Ekber’in nâşını onlara teslim etti.
Mahzun baba, çadırlara doğru yavaş yavaş yol alırken Leyla’yı düşünüyordu. Haşimoğulları’nın tümü tarafından hürmete layık görülen bu yüce bânu, bu ağır acıya tahammül göstermek zorundaydı artık...
Bugün, Leyla için çok acı bir gündü. Evlat acısı onu kahredecek, takati kalmamış insanlar gibi yavrucağızının lime lime edilen bedeninin yanı başında diz çöküp ağıtlar okuyacak, gözyaşları akıtacak, yavrusunun henüz soğumayan bedenini bağrına basıp son kez öpüp koklayacaktı.
Gözyaşı!
Feryat!
Sitem!
Her Kerbela şehidinin ardından yapılan Kerbela Hüseynîlerine has bu matem, Ali Ekber’in şehadetiyle zirveye çıkmıştı. Ana yüreği, kaybettiği ciğerparesinin şirin hatıralarını andıkça daha da yanıyor, kahroluyordu. Henüz birkaç saat öncesine kadar hayat dolu olan yavrucağızını şimdi kanlar içinde ve cansız görmek, onun için tahammülü zor bir işkence olmuştu. Titrek elleriyle Ali Ekber’in göz kapaklarını aralayarak oğlunun solgun gözlerine son kez baktı. Kah öpüyor, kah kokluyordu. Yirmi dört yılık birlikteliğin anlamı onun için şimdi daha açıktı. Feryadı öyleydi ki, Kerbela’da Hüseynilerin yanında bulunan diğer tüm anaların dahi yürekleri paramparça oluyor, yanıp kavruluyordu.
Bu hale daha fazla dayanamayan Zepnep, Leyla’nın yanına sokularak onu teskin etmeye çalıştı. Gözü yaşlı anne, zor da olsa bu ayrılığa alışacaktı artık...
Kızıl Feryat / Metin ATAM