|Ana Sayfa|   |Aşura Sahneleri|  

Habib İbni Mezahir'in Şehadeti

Bu sırada, Kûfe ordusuna çeki düzen vermeyi başaran Amr b. Haccac, askerlerine seslenerek Hüseynîlere karşı onları daha da kışkırtıyordu:

-Ey Kûfeliler! Müminlerin emiri Muaviye oğlu Yezid’e karşı ayaklanan bu insanları öldürmekte acele edin, içlerinden birini dahi sağ bırakmayın!

Kûfeliler bu fermanın ardından Hüseynîlere doğru topluca hücuma geçmişlerdi. İki ordu arasında tekrar grup savaşı başlamıştı. Saniyeler hızla ilerlerken Hüseynîler arasında bir yiğit savaşçı daha ağır yaralarla toprağa uzanmış, al kanlarıyla kızgın Kerbela toprağını kucaklamıştı. Bu yiğit savaşçı Müslim b. Avsece’ydi. Canını Allah’a teslim etmeden önce efendisi Hüseyin’i (a.s) yanı başında görebilmişti. Kıyasıya mücadele arasında Hüseyin (a.s), Müslim’in başını mübarek dizlerine koymuş, ona sesleniyordu:

-Allah sana rahmet etsin ey Müslim! “İnsanlardan öyleleri de var ki adadığı şeyi ödemiş, kimisi de beklemeye koyulmuştur ve (ne özlerini, ne de sözlerini) asla değiştirmemişlerdir.”

Müslim’in yakın arkadaşlarından Habib b. Mezahir, imamın sözlerinin ardından Müslim’e sarılmış, ağlamaya başlamıştı. Gözyaşları arasında arkadaşına seslendi:

-Ey Müslim! Yokluğun benim için büyük bir azap olacak, hicranına nasıl dayanacağımı bilemiyorum. Ama ne mutlu sana ki, sonsuz cennete girmek üzeresin!..

Müslim, vedalaşmak istercesine yerinden doğrulmaya çalıştı; arkadaşı Habib’e dönerek zayıf sesiyle cevap verdi:

-Allah sana da hayırlı son nasip etsin!..

Habib bu dakikalarda daha da hüzünlüydü. Gözyaşlarına mani olamamış, akan gözyaşları, kınayla boyadığı ağ sakallarını sırılsıklam etmişti. Ölüm halindeki arkadaşını seyrettikçe yüreği daha da parçalanıyor, gözyaşları daha da artıyordu. Onunla birlikte yaşadığı tatlı anılarını bir bir zihninden geçirdi. Son olarak da Kûfe çarşısında yaptıkları son görüşmeyi yâd etti:

O gün çarşı çok kalabalıktı. Herkes bir şeyler konuşuyor, bir şeylerden haber veriyordu: Hüseyin!..Hüseyin!..

-Ali’nin oğlu buraya geliyormuş!

-Geleceği varsa göreceği de vardır!

-Keşke hiç çağırmasaydık da elimiz kana bulanmasaydı!

-Kûfelilerin onu nasıl karşılamak istediklerini bildiği halde neden gelmekte ısrar ediyor, anlamıyorum doğrusu?

-Üstelik ailesi ve çocuklarıyla birlikte geliyormuş?

- ...

Kûfe çarşısı adeta şehrin kalbi gibiydi. Her şey burada konuşulur, burada yayılır, burada son bulurdu. Mühim bir haber hakkında bilgi almak isteyen buraya gelir, öğrenmek istediği her şeyi burada öğrenir, giderdi. O gün de aynıydı. Ancak bu kez Peygamber evladından bahsediliyordu. Bütün çarşı ahalisi aleyhinde konuşuyor, ona karşı yapacakları savaş için gerekli olan silah, ok, mızrak vs. malzemelerini buradan temin etmeye çalışıyorlardı.

Demir atölyeleri çıkardıkları seslerle ortalığı daha da kızıştırıyor, daha da kalabalık gösteriyordu. Bir yanda demirciler, bir yanda marangozlar, diğer bir yanda da terziler kılıç, ok, yay, mızrak, savaş elbisesi vs. malzemeleri sipariş sahiplerine yetiştirebilmek için var güçleriyle çalışıyordu. Gerçekten de Kûfe, Allah resulünün ciğerparesini ve Ehl-i Beyt’ini yok etmek için büyük bir telaş içindeydi nedense!

Böylesi bir günde Habib de çarşıdaydı. Hüseyin’e (a.s) olan aşkından dolayı tüm Kûfelilere karşı büyük bir nefret vardı içinde. Gizli nefretini haykırmak, içinde hapsettiği öfkesiyle birlikte yüzlerine savurmak istiyordu ama İmam'la olma, onun yanında Kûfelilere karşı savaşma aşkı daha ağır basıyordu.

Yavaş adımlarla kalabalığın arasına girdi. Bir yığın insan, binlerce silah ve pazarlık kargaşaları... Adım adım aynı manzaralar, adım başı tartışmalar... Çarşı uzadıkça içi daha da sıkılıyor, kederi daha da artıyordu. Kendi kendine konuşmaya başladı:

-Şu silahlara bir bak, ne kadar da acımasız gözüküyorlar!.. Ama onların ne suçu var ki; silah, zalimin elinde acımasızdır. Kimin için acele ettiklerini ve ateşe koştuklarını hiç düşünmüyorlar bile!..

Bu düşünceler arasında Müslim b. Avsece’yle karşılaşmıştı bir anda. Bir dost görebilmenin verdiği neşeyle sarıldı arkadaşına. Selamlaşıp hal-hatır sordu. Selamlaşma faslı bittikten sonra bu kez Müslim başladı konuşmaya:

-Nereye böyle ey Habib?

Habib, acı acı gülerek cevap verdi:

-Kına almaya gidiyorum; eğer geleceksen beraber gidelim.

İkisi birlikte kına satan dükkâna girdiler. Habib, hoş kokulu kınalardan bir miktar satın aldıktan sonra tekrar çarşıda yürümeye başladılar. Her ikisi de hüzünlüydü. Kalplerinde gizledikleri dertleri, adeta yüzlerinden okunuyordu: Kûfeliler, ah Kûfeliler!..

Nihayet Habib dayanamamış, içindeki öfkesini arkadaşına açmıştı:

-Görüyor musun arkadaşım; adeta yalvarırcasına İmam’ı şehirlerine davet eden bu halk, şimdi onu öldürmek için küstahça hazırlık yapıyor!

Müslim başını yerden kaldırarak arkadaşına baktı. Kendi gibi o da aynı dertten yakınıyordu. Sonra gözleri elindeki kınaya ilişti. Habib bunu fark edince arkadaşının merakını gidermeye çalıştı:

-Hüseyin’in (a.s) yanında savaşırken genç görünmek istiyorum da!

Müslim arkadaşının sözünü keserek araya girdi:

-Ey Habib! Bu kınaya ne gerek var ki; beni takip et, birlikte bir yere gidelim ve yüzümüze-gözümüze öyle bir kına yakalım ki, kıyamete kadar üzerimizden hiç çıkmasın; mahşer günü gelip çattığında da kurtuluş vesilemiz olsun!..

İşte bu anı, Müslim’in şehadet anında Habib’in gözünün önünden rüzgâr gibi geçip gitmişti. Gözyaşları arasında yutkunarak yaralı arkadaşına seslendi:

-Senden sonra bu dünyada hayatta kalacağımdan emin olsaydım sana vasiyetini sorar, yerine getireceğime dair ahdederdim; ancak, pekala biliyorum ki senin ardından ben de birkaç saat sonra ölecek ve sana katılacağım!

Müslim arkadaşına cevap verebilmek için tekrar yerinden doğrulmaya çalıştı. Yaralı bedeni bir hayli ağırdı. Bulunduğu yerden başıyla İmam Hüseyin’i (a.s) işaret ederek Habib’e cevap verdi:

-O halde sana vasiyet ediyorum: Son nefesine kadar onun yanından ayrılma ve yardımını ondan esirgeme!

Müslim’in bu vasiyeti, Habib’i daha fazla gözyaşına boğmuştu:

-Kâbe’nin rabbine yemin ederim ki, son nefesime dek vasiyetine amel edeceğim kardeşim!

Nihayet, kısa bir müddet sonra Müslim de şehitler kervanına katılmıştı. Birkaç Hüseynî, İmam’ın emriyle Müslim’in nâşını yerden kaldırarak savaş alanından uzaklaştırmışlardı.

Bu sırada Şimr b. Zülcevşen melunu, Kûfe ordusunun sol kanadından harekete geçerek kalabalık grubuyla meydanda etten duvar oluşturan Hüseynîlere karşı hızla hücuma geçmişti. Kıyıda, köşede bekleyen cesaretsiz Kûfelilerden onlarcası, Hüseynîlerle çarpışan yandaşlarını bir hayli kalabalık görünce onlar da savaşa katılmışlardı. Hüseynîlerin etrafı kısa sürede dört bir yandan abluka altına alınmıştı.

Çadırlarda ise susuzluktan ve savaştan yorgun düşmüş küçük bir azınlık vardı sadece. Onlar da arkadaşlarını zor durumda görünce hemen yardıma koşmuşlar, kısa sürede düşmanın ablukasını kırabilmişlerdi. Artık Hüseynîlerin önünü alabilecek hiçbir güç yok gibiydi. Önlerine gelen her düşman eri tek hamlede helak oluyor, kalabalık düşman ordusu teker teker azalıyordu.

Kûfe ordusunun bir başka komutanlarından Urve b. Kays, askerlerinin art arda helak edildiğini görünce hemen başkomutanları Ömer b. Sâd’ın yanına koşmuştu:

-Ey Sâd oğlu! Görmüyor musun, askerlerimiz şu Hüseynîlerin elinden ne çekiyorlar; hâla bir çare düşünmüyor musun?

Ömer b. Sâd, Urve’yi tasdik etme anlamında başını sallayarak cevap verdi:

-İyi de elimizden ne gelir? Su yollarını kestik, askerlerimizi topluca üzerlerine gönderdik, etraflarını da sardık. Başka yapılacak bir şey varsa sen söyle!

-O halde okçulara emir ver, onları ok yağmuruna tutsunlar!

Bu kısa konuşmanın ardından Ömer b. Sâd hemen askerlerine dönerek geri çekilmelerini istedi. Sonra okçulara seslenerek öne çıkmalarını ve Hüseynîleri ok yağmuruna tutmalarını emretti. Bir müddet sonra emir icraya koyulmuş ve meydan bir anda oklarla dolmuştu. Hüseynîlerden birkaçı atılan oklar sonucu yaralanmış, birkaç at da bu oklardan nasiplerini alarak ölmüştü. Ancak Hüseynîlerin bir adım dahi geri atmamaları, aynı şevk ve heyecanla savaşa devam etmeleri Kûfelileri daha da endişelendirmişti.

Ömer b. Sâd yavaşça başını kaldırarak gökyüzüne baktı. Güneş gökyüzünü yarılamış, vakit öğle olmuştu. Birkaç saat içinde zaferi ümit eden Sâd oğlu, henüz savaşı zaferle sonuçlandıramamanın üzüntüsünü yaşıyordu. Derhal askerlerine dönerek Hüseynîlerin çadırlarını ateşe vermelerini emretti. Kûfeliler ellerine geçirdikleri meşalelerle atlarına binerek çadırlara doğru hızla at koşturmaya başladılar. Kerbela sahrası, düşman erlerinin hayvan seslerini andıran çirkin çığlıklarıyla yankılanıyordu şimdi.

Çadırlardan birkaçı, çıkan rüzgârın da etkisiyle hızla alev alırken kadınların ve çocukların feryadı bu kez sarmıştı meydanı. Bir tarafta düşman kargaşası, diğer tarafta da canlarını ve evlatlarını kurtarmak için çadırlardan dışarı fırlayan kadınların feryadı vardı. Kadınlar ve çocuklar kısa sürede yanan çadırların gerisindeki çadırlara çekilmişler, daha önce odunlarla doldurdukları hendeği ateşe vermişlerdi. İmam, bu manzarayı görünce Hüseynîlere seslendi:

-Bırakın çadırları yaksınlar. Zira ateş ne kadar yükselirse kadınlara ve çocuklara yaklaşmaları da o denli zor olur!

Bu sırada Şimr melunu elindeki mızrağı Hüseynîlerin çadırlarına doğru fırlatırken askerlerine sesleniyordu:

-Tez bana da bir meşale verin ki çadırlarda kim varsa içindekilerle beraber onları yakıvereyim!

Yanmayan çadırlara yerleşen kadınlardan birkaçı Şimr melununun bu feryadını işitir işitmez yerlerinden fırlayarak Hüseynîlere koşup onlardan yardım talebinde bulundular. Bunun üzerine İmam Hüseyin (a.s) atını mahmuzlayarak Şimr’in üzerine yürüdü. Şimr, şimşek hızıyla üzerine gelmekte olan İmam’ın oldukça öfkeli olduğunu görünce geri geri kaçmaya çalıştı. İmam bir yandan Şimr’i kovalıyor, bir yandan da sesleniyordu:

-Ey Zülcevşen oğlu! Sen Ehl-i Beyt’imi ateşe vermek için askerlerinden ateş istersin ha; Allah da seni cehennem ateşiyle yakıversin o halde!

Şimr, İmam’ın elinden kurtulamayacağını anlayınca askerlerinden derhal yardım istedi. Büyük bir kalabalık bu kez İmam'a saldırmak için harekete geçmişti. Hüseynîlerden Züheyr b. Kayn, İmam’ı abluka altına almak isteyen askerleri on kişilik gruplarıyla bir anda dağıtmış, çadırlarda kalan kadınları ve çocukları rahatlatıvermişti. Artık çadırların etrafında düşman erlerinden kimse yoktu.

Ortalık biraz sakinleştikten sonra kahraman Hüseynîlerden Ebu Semame Saydavî, İmam’ın yanına gelerek selam verdi:

-Ey Allah resulünün evladı! Dualarımda senin uğrunda canımı alması için Allah’a hep yalvarmıştım. Ama öğlen namazını seninle kılmayı ve daha sonra şehit olmayı gönlüm daha çok arzular!

İmam, başını yerden kaldırarak gökyüzüne baktı. Göğüs kafesinin ortasına saplanan bir ok gibi, güneş de gökyüzünü öylece ortalamıştı. Bu saatlerde güneş, daha da yakıcı olmuştu. Güneş ışınlarının ulaştığı her nokta alev alev yanıyor, hararet saçıyordu etrafa.

Hüseyin (a.s), bu kez Ebu Semame’ye dönerek ona seslendi:

-Namaz saatini hatırlattığın için dilerim Allah da seni namazları kabul olan kulları arasına alır!

Ebu Semame’ye ettiği hayır duadan sonra düşman erlerine dönerek onlara seslendi bu kez de:

-Artık savaşmayı bırakın da namaz kılalım!

Ne var ki düşman ordusu iyiden iyiye azgınlaşmıştı. Yezîdilerden biri, alay edercesine cevap vermişti:

-Sizin namazınız Allah katında kabul olmaz!

Bu çirkin cevap karşısında Hüseynîler sabredemezlerdi. Habib b. Mezahir hemen öne atılarak cevap verdi:

-Be hey geberesice! Allah Resûlünün evladının namazı kabul olmayacak da senin mi namazın kabul olacak?

Bu arada İmam Hüseyin de namaz kılmak için cemaat oluşturulmasını emretmişti. Hüseynîler namaza başlamadan önce düşman erlerini meşgul etmek amacıyla Habib b. Mezahir meydana atılarak onları oyalamaya çalıştı. Habib’in meydana koşmasıyla Kûfeliler bir anda kargaşaya düşmüştü.

-Kim bu ihtiyar!

Kûfeliler onu çok iyi tanıyorlardı. Hüseynîlerden ayrılıp meydana doğru yaklaştıkça merakları azalmış, yakından gördüklerinde tanımışlardı bu yaşlı Hüseynîyi. Oysa ki Habib b. Mezahir yaşlı olmasına rağmen iman dolu, kuvvet dolu bir Hüseyniydi. İçinde şahlanmakta olan Hüseyin aşkı, karşısında duran binlerce kişilik düşman ordusunu gözünde hiç etmişti. Kimseden korkmuyor, büyük bir cesaretle üzerlerine üzerlerine yürüyor, aynı zamanda şiirler okuyordu:

 

Bana Habib derler

Babam da Mezahir’dir

At kullanmasını çok iyi bilirim

Şimdiyse bir aslan kadar kızgın ve öfkeliyim

Her ne kadar sayınız çoksa da

Sizden daha cesur, daha kuvvetliyim

Biz Hüseynîler böyleyiz işte

Daha güçlü, daha yiğit, daha cesur

Sizin kadar ne yalancı olabiliriz, ne de riyakâr

Sizin Yezid’iniz varsa, bizim de İmam’ımız vardır;

Allah’ın yeryüzündeki hücceti, kutsal makam sahibi

Hakkız işte, hakkız hak!

Haklılığımız batıllığınızdan daha etkili

Ey işe yaramaz insanlar!

Sağ elimde gördüğünüz dağları deşen kılıcım şahlanmakta

Cehennem ateşi de bunun gibi, sizin için alev alev yanmakta!

 

Habib’in şiirleri Kûfe ordusundan Husayn b. Temim’i oldukça öfkelendirmişti. Atını mahmuzlayarak Habib’in yanına koştu. Yanına yaklaşır yaklaşmaz Habib suratına ağır bir kılıç darbesi indirdi. Kafasına geçirdiği demir başlık bir anda havaya fırlamış, kendisi de dengesini kaybederek yere yuvarlanmıştı. Alnında dayanılmaz bir acı hissediyordu. Elini alnına götürdü. Sonra hızla çekip eline baktı. Suratı bir anda kana boyanmıştı. Habib’in vurduğu darbe alnı ile burnu arasında bir yere rastlamış, kılıç dokunduğu kısmı kesip atmıştı. Bu sırada Husayn’ın yere düştüğünü gören düşman erleri, Habib’in ona doğru yürümekte olduğunu görünce önünü alabilmek için derhal hücuma geçtiler. İçlerinden bir grup Husayn’ı oradan uzaklaştırırken bir başka grup da Habib’i meşgul etmeye çalışıyordu. Derken, çatışma iyice alevlenmeye başladı. Habib bir yandan onlarla mücadele ederken, bir yandan da yüksek sesle onlara bağırıyordu:

-Ey ırk ve güç bakımından en aşağılık insanlar topluluğu! Allah’a yeminler olsun ki biz, sizin kadar ya da sizin yarınız kadar olsaydık savaşa sırt çevirir, kaçardınız.

Ne var ki, darbeler daha da ağırlaşıyor, düşman erlerinin sayısı hızla artıyor, karşı koymak gitgide zorlaşıyordu. Teke tek mücadeleden bir hayli korkan düşman erleri, büyük bir kalabalıkla Habib’le çarpışırken birbirlerinden cesaret alıyorlar, dolayısıyla da mücadelelerinde diledikleri kadar inat edebiliyorlardı.

Onca insan topluluğuna karşı koymakta bir hayli zorlanan Habib, nihayet direncini kaybetmişti. Yaşlı bedeninde daha fazla dayanma gücü kalmamıştı. Düşman, hararet, susuzluk ve savaş derken, o da diğer Hüseynîler gibi sayısız yaralar almıştı. Son olarak alnından aldığı büyük bir yarayla yere yuvarlandı. Yüz üstü yere düşerken fırsatı ganimet bilen bir başka Kûfeli de arkadan saldırıya geçmiş, elindeki mızrağıyla Habib’in sırtında bir gedik açmıştı. Oysa yaşlı savaşçı ölmemek için hâla direniyordu. Sol eliyle yerden destek alıp ayağa kalkmak istedi. Efendisini bir kez daha görmek, onu selamlamak istiyordu; ne var ki, düşman henüz susmuş değildi. Başını bedeninden ayırmak için pusuda bekliyordu. Az önce aldığı ağır bir darbeyle atından yere yuvarlanan ve arkadaşlarının yardımıyla güçlükle Habib’in elinden kurtulan Husayn b. Temim şimdi cesarete gelmişti. Ölmekte olan Habib’in ikinci kez karşısına geçti. Şiddetle kılıcını kaldırıp yerinden doğrulmaya çalışan Habib’in başında noktaladı. Yere düşen kesik başı eline alarak atının sırtına saldığı çantaya koydu.

Bu olaydan sonra şehadet şerbetini içen Habib’in ardından İmam, onun hakkında ashabına şöyle seslendi:

-Bana ve ashabıma yapılanları Allah’a havale ediyorum. Ey Habib! Sen, bir gecede Kuran’ı hatmeden fazilet sahibi bir insandın.

 

O yıpranmış güvercin, uçuverdi ansızın

Ne kafesteydi halbuki, ne de dışında

Gören de olmadı sırrına varsın

Bu ilginç yokluğun karşısında

Kızıl Feryat / Metin ATAM