|
|
|Ana Sayfa| | |Aşura Sahneleri| |
|
Dünya da ve Ahirette Hür
Hürriyet, Allah’ın insanlara hediye ettiği eşsiz nimetlerinden biridir. Hür olmayı, özgürce yaşamayı, özgür bir insan olarak inancıyla ölmeyi kim istemez ki?..
Her insan hür iradesiyle yaşayacak, zorlukları hür iradesiyle aşacak ve yine hür iradesiyle yolunu seçecek. Bu, Allah’ın istisnasız olarak herkes için yazdığı bir yazgıdır ve sonsuza dek de böyle devam edecek.
Yezid, hür iradesiyle babasının yolunu izlemiş, zorbalık yolunu seçmiş; zulüm ve sitemiyle halkı ezmiş, dinin kökünü kazımak istemişti. Hüseyin (a.s) de, hür iradesiyle ona karşı gelmiş, Muhammedî dini yaşatmak için kıyam etmiş, dininin kanıyla ayakta duracağına inandığı Kerbela’yı seçmiş ve bu yola baş koymuştu.
Bu eşsiz kişinin yetmiş bir yareninin tümü, bu yolu bilerek seçmiş, nihayetinin ölüm olduğu Kerbela yolculuğunu hür iradeleriyle benimsemişlerdi. Onlar Allah’ın yanında seçkin insanlar olarak tarihe adlarını nakşettirmişler, hesapsız-sualsiz cennete girmekle müjdelenmişlerdi.
Hüseynîlerin arasında adıyla, şânıyla hür olan biri daha vardı: Hür b. Yezid er-Riyahî...
Hür, Hüseynî kervana katıldığından bu yana sabırsızdı; bir an evvel savaş meydanına atılmak, Hüseyin’i ve Ehl-i Beyt’ini savunmak için can atıyordu. Vahab’ın ve eşinin şehadetlerinin ardından Hüseyin’in (a.s) yanına vararak savaş için izin istedi:
-Ey efendimiz, daha fazla dayanacak gücüm kalmadı; izin verin de sizin uğrunuzda can vereyim; belki bu vesileyle kıyamet gününde Resul-u Ekrem’i ziyaret ederim.
Hüseyin (a.s), Hür’e savaş için izin vermişti. Hür, nihayet kendisine de sıra geldiği için mutluydu. Hızla savaş meydanına koştu, şiirler okudu, sonra da Kûfelileri uyardı:
-Kılıcımla size öyle ağır darbeler indireceğim ki, giydiğiniz gömlekler kan revan olacak!..
Hür’ün hışmını sezen Kûfeliler, aslında onu çok iyi tanıyorlardı. Çünkü Hür, daha önce onların yanındaydı ve Kûfeliler arasında cesareti ve yenilmezliğiyle meşhurdu. Savaş öncesi Hür’ün Hüseynîlere katıldığını öğrenen birçok Kûfeli hayal kırıklığına uğramış, savaşta onunla karşılaşmamak için dualar etmişti. Şimdi ise Hür karşılarına geçmiş, onlara meydan okuyordu.
Ömer b. Sâd’ın öfkesinden ve Yezid’in ceza vermesinden korkan Kûfelilerin, Hür ile savaşmaktan başka çareleri yoktu...
Saniyeler hızla ilerliyordu. Sâd oğlu, elindeki su tulumunu öfkeyle ağzına götürüp bir yudum aldı. Sıcaktan kuruyan kursağını ıslattıktan sonra askerlerine dönerek yüksek sesle bağırdı:
-Daha ne bekliyorsunuz korkaklar, haydin, savaşsanıza!
Hür tüm vücuduyla savaşa hazırdı. Gözü, karşısına çıkacak cesur bir savaşçı arıyordu. Ama, ne yazık ki düşman, gruplar halinde saldırıya geçiyor, toplu halde savaşıyordu. Bu kez de öyle yaptılar. Ömer b. Sâd’ın emriyle hemen saldırıya geçen bir grup asker, derhal Hür’ü abluka altına aldılar. Kahraman savaşçı tüm gücüyle savunmaya geçmişti. Önüne çıkan düşman erlerini bir bir kılıçtan geçiriyor, atıyla içlerine dalarak onları perişan ediyordu.
Hal böyleyken Sâd oğlu yine müdahale ederek askerlerine bağırdı:
-Atını hedef alın!
Gerilerden saldırıya geçen birkaç atlı, Ömer b. Sâd’ın emrini yerine getirmek için fırsat kollamaktaydı. Hür diğerleriyle savaşırken onlar da bu fırsattan yararlanarak sinsice atı yaralayabilmişlerdi. Başından ve sırtından ağır yaralar alan zavallı at, artık kontrol edilecek gibi değildi. Bir sağa, bir sola koşuyor; şaha kalkıyor; etrafında dönüyordu.
Züheyr b. Kayn, arkadaşının darda kaldığını görünce Hüseynîlerin yanından ayrılarak meydana koştu, bir çırpıda Hür’ün yanına varmıştı. Kalabalık düşman grubu, Züheyr’in gelmesiyle birlikte akınlarını bu iki savaşçı üzerinde yoğunlaştırmıştı. Züheyr, kader arkadaşı Hür ile sırt sırta vererek düşmanla mücadeleye koyuldu. Her ikisi de bir müddet öylece savaşa devam ettiler.
Kûfeliler bu iki savaşçıyla baş etmekte bir hayli zorlanıyordu. Uzaktan onları seyreden Amr b. Haccac, askerlerinin beceriksizliğine hayli sinirlenmişti. Öfkeyle onlara bağırdı:
-Geberesiceler! Siz kimlerle savaştığınızı biliyor musunuz? Bunlar, Kûfe’nin en güçlü iki pehlivanıdır. Anlaşılan onlar, ölümü göze almışlar. Bu yüzden onları alt etmek kolay değil. Eğer rahatça onların üstesinden gelmek istiyorsanız hep birlikte üzerlerine saldırmalısınız, birkaç kişiyle baş edemezsiniz!
O sırada amansız bir ok, Hür’ün atını isabet almıştı. Zavallı at, karnında hissettiği derin yarayla bir anda yıkılıvermişti. Son kez şaha kalkıp Hür’le birlikte yere yuvarlandı. Bu durumu fırsat bilen Kûfeliler, Hür henüz yerinden kalkmadan saldırıya geçtiler. Oklar, mızraklar ve atılan taşlar Hür’ün yerinden doğrulmasına fırsat vermemişti. Aldığı sayısız yaraların etkisiyle yerinden kalkamayan Hür şehadet vaktinin geldiğini hissetmişti. Yüzünü son kez Hüseynîlere doğru çevirdi. Arkadaşlarının ikinci kez yardımına koştuğunu görünce sevindi. Şehadetinden önce yüce efendisini görebilecekti çünkü.
Yardıma gelen iki Hüseynî yiğit Hür’ün etrafında halka oluşturan düşman kalabalığını geri püskürttüler. Kanlar içinde, yarı cansız halde yerde yatan Hür’ü yanlarına alarak İmam Hüseyin’in (a.s) yanına götürdüler.
Bir müddet sonra çadırların olduğu yere varmışlardı. İmam Hüseyin yaşlı gözlerle sadık dostunu bağrına bastı. Birkaç saat öncesine kadar Yezîdilerin içinden sıyrılarak Hüseynîlere katılan ve onlarla birlikte olduğu için eziklik hissedip yüzünü-gözünü İmam’ın ayağının tozuna silen o diri, capcanlı Hür, artık solmak üzereydi. Her yanı kan revan olmuştu. Gözleri kapalıydı ama, imamının yaşlı gözlerini görür gibiydi. Kendi kendine “Allah’ım, benim için akan şu rıza gözyaşları için sana şükürler olsun; şahit ol ki ben yeryüzünün en temiz, en üstün insanı olan hüccetin Hüseyin (a.s) için canımı verdim, belli ki o da benden razı olmuştur; o halde ne mutlu bana ki, onun rızayetiyle bu dünyadan sana göç ediyorum!” diye söylendi.
Hüseyin (a.s) ise mahzundu. Bir yiğit erini daha kaybetmenin hüznünü yaşıyordu. Hür’ü o halde gördükçe ciğerleri parçalanıyordu. Çadırlardan getirtilen bir bezle Hür’ün yaralı alnını bağladı. Sonra yüzündeki tozları ve çamurları temizledi. Hür, imamının dizleri üzerinde şehadet şerbetini yudumlarken İmam Hüseyin yaşlı gözlerle ona sesleniyordu:
-Ne mutlu sana ey Hür! Adın gibi hürdün sen; dünyada hürdün, ahirette de hür olacaksın!..
Kızıl Feryat / Metin ATAM