|Ana Sayfa|   |Aşura Sahneleri|  

Bir Kadın ve Bir Ana

-Oğlum, daha neyi bekliyorsun? Kalk da Ehl-i Beyt adına bir kılıç da sen savur; kıyamet gününde, ben de senin fedakârlığınla iftihar edeyim!

 

Kerbela bir matem ki, zamane ağlar

Şehitlerinardından yaşlar akıtır, karalar bağlar

HerHüseynîöldükçe, her şehit göç ettikçe

Şehitler serveri Hüseyin ağlar, melekler ağlar

Ve taze goncalar...

Açmadan solanlar

İnce fidanlarıyla çabucak kururlar

Kurudukça akar gözyaşları, dökülür yollara

Yollar uzadıkça yolcular ağlar;

Yollara dökülmüş analar ağlar!

 

Bir ana ki, oğlunu gençliğinin baharında ölüme yollamakta, onun için ölümü dilemekte!

Bir ana ki, Kerbela’nın susuzluk, ölüm, esaret ve matem olduğunu bildiği halde üstüne üstüne gitmekte!

Bu ne denli bir aşk ki, bir can veren “Keşke bin canım daha olsaydı da onları da hediye etseydim” diyebilmekte?

Nasıl bir aşk ki, analar evlatlarına rahatlıkla “Kalk, sen de bu yolda can ver!” diyebilmekte?

Bu nasıl bir duygu ya Rab?

Bu duyguyu hissedebilmek için ne vermek, nelerden geçmek gerek?

Vahab b. Abdullah, iki kadın arasında kalmıştı: Bir tarafta annesi, diğer tarafta da eşi... Hüseynîlerin teker teker göçüp gittiği bu sahrada Vahab kararını vermişti. Zaten anası da onun bu kararını destekliyordu. Oysa eşi, yaşlı gözlerle karşısına çıkmış, çadırlardan öteye gitmemesi için yalvarıyordu:

-Ey yiğidim, tek dayanağım! Bu genç yaşta beni yalnız bırakmak mı istiyorsun?

Vahab bir müddet tereddütte kaldı. Sonra düşündü:

“Analar daha azizdir. Beni dünyaya getiren, üzerimde yıllarca emeği geçen, yemeyip yediren, giymeyip giydiren sadece bir annem var. Annemin yerini kim alabilir ki; hiçbir kadın annemin yerini alamaz!

Eşimse, hayatın soğuk cilvelerini sıcak bir yuvaya dönüştürmüş, evimi aydınlatmıştır. Bir kadın ki, varını yoğunu ayaklarımın dibine sermiş, şimdi ise tüm varlığını elden yitirmiş gözükmekte. O böyle düşünürken nasıl olur da onun bu düşüncesini değiştirebilir ve anamla aynı kaderi paylaşmasını sağlayabilirim? Ne yapmalıyım acaba?”

Bu düşüncelerin ardından nihayet kararını verebilmişti Vahab: Anasının gösterdiği yolu izleyecek, efendisi uğrunda savaş meydanına koşacak, dünyasını ahiretiyle takas edecekti:

-Savaşa koşacağım; Allah’ın dinine ve Hüseyin’in (a.s) kıyamına destek veren bir yiğit de ben olmak istiyorum!..

Vahab, çadırlardan ayrılmak için bir adım öne attığında eşi çıktı karşısına. Bir süre bakıştılar. Genç kadın, kutlu evlilik yuvasının sıcaklığını henüz tadamadan, kocasına doyamadan ondan ayrılmak istemiyordu. Gözleriyle adeta gitmemesi için ona yalvarıyordu. Ama Vahab kararlıydı. Başını eğerek eşinin yanından geçmeye çalıştı. Bu kez de yaşlı anası geçti karşısına. Alnı açık, dimdik ve gözleri daha parlaktı. Elini oğlunun sırtına koydu. Onu bir an evvel savaş meydanında görmek istiyordu. Bu yüzden biricik oğlunu azarlarcasına uyardı:

-Daha ne zamana kadar bekleyeceksin oğlum? Haydi durma, koş meydana!

Vahab, anasından aldığı büyük moralle hemen atının üzerine fırladı. Önce atıyla birkaç adım ilerledi. Sonra atını mahmuzlayarak savaş meydanına doğru koşturdu. Meydana vardığında her Hüseynî gibi, o da şiirler okudu:

 

Hey gidi dünya!

Senin de sonun geldi

Peşinden koşan insanlar

Doğruyu unuttu, eğriyi seçti

Bizse cilvelerine kanmayan bir evladın peşinden geldik

Başımızı yoluna serip bununla iftihar ettik

Öyle bir evlat ki, faziletine kimse erişemez

Onu alt etmeye kimsenin gücü yetmez

Muhammed’in (s.a.a) nâşını açıp baksanız

Üzerinde hala O’nun kokusunu hissedersiniz

Yazık ki, O’na kılıç kaldırmadasınız!

Ve ne yazık ki, dünya tasasını ahiret tasasına tercih etmedesiniz!

 

Vahab, henüz şiirlerini tamamlamamıştı ki, birkaç kişilik küçük bir grup toplu halde üzerine hücuma geçti. Anasından aldığı cesaret ve kalbindeki tereddütsüz iman, genç savaşçıyı oldukça hareketli kılmıştı. Vahab, yanına yaklaşanları göz açtırmaksızın bir bir helak ediyordu. Arka arkaya yaptığı mücadelelerin ardından oldukça yorulmuştu. Nefes nefese Hüseynîlerin arasına tekrar geri döndü. Yorgun haliyle anasının yanına gelerek rızayetini almak istedi:

-Anacığım, benden razı mısın?

Anası daha cevap vermeden eşi atıldı öne:

-Allah aşkına gel artık! Beni dul bırakmanı, genç yaşta ayrılık acını görmeyi istemiyorum...

Yaşlı ana, dünya hevesleriyle dolu gelininin sözlerini dinledikten sonra büyük bir soğukkanlılıkla yavrusunun karşısına geçti:

-Yavrucağızım! Bana “razı mısın?” diye sormuştun. Şunu bil ki; Hüseyin (a.s) uğrunda şehit olmayıncaya dek senden razı olmayacağım!..

Vahab, zaten kalmak da istemiyordu. İkinci kez meydana koşmak için atına bindiğinde eşi elinden tuttu. Belki gönlü dönmesinden de yana değildi, belki de acı sonuna razıydı. Ama bu rızayet ölümünü istediğinden yana değil, seçtiği yoldan yanaydı. Yine de eşinden kopmak istemiyordu. Her kadın gibi, o da kocasıyla baş başa olmak, analı-babalı çocuk büyütmek ve sıcak bir yuvaya sahip olmak istiyordu. Ne var ki, zamanenin yazgısı farklıydı: Daha nice analar evlat acısı çekecek, nice kadınlar dul kalacak ve nice çocuklar yetim olarak büyüyecekti.

Kimse eşini dul bırakmaz istemezdi. Oysa bu yol can istiyordu, baş istiyordu ve ne yazık ki, Hüseynîlerin ordusunda ise herkesin bir canı ve bir başı vardı...

Vahab, eşinin ellerinden sıyrılıp meydana atıldı. Çok geçmeden savaş meydanı ikinci kez toza dumana boğulmuştu. Tozlar arasında kimin kime galebe ettiği belli olmazken genç savaşçı, kahpe mızraklara hedef olmuş, iki kolunu da Hüseyin’in yolunda elden vermişti. Sırtından aldığı bir mızrak darbesiyle atından aşağı yuvarlandı.

Tozların dinmesiyle bir anda oğlunu yerde gören acılı ana, ansızın meydana atıldı:

-Kalk yavrum, gücünün yettiği kadar onlarla savaş ve Peygamber’in Ehl-i Beyt’ini korumaya çalış!

Vahab, yaşlı anasını meydanda görünce yarı cansız haliyle yerinden doğrulmaya çalıştı. Titrek sedasıyla anasını uyardı:

-Yerine dön anne, geldiğin yere geri dön. Yoksa bu melunlar seni de öldürecekler!

Anası her zamanki soğukkanlılığıyla cevap verdi:

-Seninle birlikte şehit oluncaya dek buradan bir yere ayrılmam!

Hüseyin (a.s) yaşlı kadının orada kalmak için direndiğini görünce arkasından seslendi:

-Sizin mükâfatınız Allah resulünün Ehl-i Beyt’i eliyle olacak. Ey yüce hatun, artık çadırına dön!

Ümmü Vahab, efendisinin emrini işitir işitmez çadırına dönmüştü. Çünkü o, uğrunda oğlunu feda ettiği Peygamber’in ciğerparesi, torunu ve halifesiydi. Onun emriyle Kerbela’ya gelmişler, onun isteği üzerine Yezid’e baş kaldırmışlar ve yine onun uğrunda ölümü seçmişlerdi. Hal böyleyken ona karşı gelmek nasıl mümkün olabilirdi?

Kûfeliler meydanı doldurmuşlardı. Vahab, acımasız ve vahşi Yezîdiler arasında sayısız kılıç ve mızrak darbeleriyle yeniden sarsılıyor, şehadete her an daha da yaklaşıyordu.

Eşinin param parça edildiğini gören genç kadın, bu manzaraya daha fazla dayanamayıp hemen öne atıldı. Bir çırpıda Vahab’ın yanına geldi. Üzerine çöküp şehit kocasını öpüp koklamaya başladı. Yüzünü, kocasının kanlı yüzüne sürüp hicran gözyaşları akıttı.

Şimr’in gulamlarından biri, efendisinin emriyle meydana koşup bağrı yanık kadının karşısına dikildi. Büyük bir kahkaha attıktan sonra elindeki kılıcı havaya kaldırıp amansız bir darbeyle gözü yaşlı kadının başını bedeninden ayırdı. Artık genç kadın da dileğine kavuşmuş, kocasıyla birlikte ebedi saadete kanat germişti...

 

Gençti, inanmıştı, yiğitçe savaştı

Son nefesine dek Ehl-i Beyt dedi

Ehl-i Beyt’i andı

Sahipsiz atı acı acı kişnedi, feryat etti

Bir feryat ki, göklere vardı

Ve sonra anası geldi

O da ağladı, o da sızladı

Ve sonra genç bir kadın

Kelebekler gibi döndü dolaştı

Eşini istemişti, ona kavuştu...

Kızıl Feryat / Metin ATAM