|Ana Sayfa|   |Aşura Sahneleri|  

Şehitler Efendisi Hüseyin'in Şehadeti-2

Zülcenah, üzerindeki okların ve mızrakların ağırlığıyla gitgide çöküyordu. Başını yavaşça gökyüzüne kaldırıp uzunca kişnedi. Yanık sesi neredeyse tüm Kerbela’yı sarmıştı. Yaralarından akan kanlar, güneş ışınlarının altında parıl parıl parlarken o etine işleyen acıları, bedenindeki kızıllığı hissetmiyor, görmüyordu adeta. Bir ara gözü yerde baygın yatan sahibine ilişti. Birkaç dakika öncesine kadar cesareti, şecaati, hareketi ve sözleriyle herkesi kendine hayran kılan Hüseyin, toprağı bağrına basmış, kızgın çöl kumları üzerine öylece uzanmıştı. Susuzluk içini yakıp kavuruyordu. Fırat ise adeta ona inat, her zamanki coşkunluğu ve ahenkli akışıyla gözlerinin önünde bir yılan gibi kıvrılıp duruyordu.

Yaralı at, boş meydanda küçük bir daire çizdi. Birkaç kez başını sağa sola sallayıp Hüseyin’e yaklaştı. Hüseyin, kızıl kanlar içinde yerde yatıyordu. Taşların eridiği bu manzara karşısında Zülcenah gözyaşlarını tutamıyordu. Sahibinin yanı başına diz çöktü. Bedeninden akan kanlara yüzünü sürdü. Bir müddet öylece bekledi.

Gerilerden bu manzarayı seyreden düşman erlerinden biri, yaralı olmasına rağmen Zülcenah’ın güzelliğini fark etmiş olacak ki, heyecanla arkadaşlarına seslendi:

-Şu ata bakın hele, peygamber atı olsa gerek!

Atlılar sahipsiz Zülcenah’ı başıboş görünce hemen meydana atılmış, etrafında halka oluşturmuşlardı. Acımasız düşman ordusu yaralı atı da ganimetleri arasına alabilmek için adeta birbirleriyle yarışıyordu.

Oysa ki Zülcenah oldukça öfkeliydi. Sahibinin başucundan kalkarak etrafında daire çizen kalabalığa doğru hücum etti. Onca insan yığını arasında Hüseyin’in feryadına ondan başka cevap veren yoktu. Şaha kalkıp ön ayaklarıyla karşısına çıkanları geri tepiyor, bazen de çifte atıp arkadan yaklaşmaya çalışanları ağır yaralıyordu. Peygamber evladının ruhu sanki onda zahir olmuştu.

Hüseyin (a.s), yorgun gözlerini yavaşça aralayıp Zülcenah’a baktı. Bir at ki, azgın kurtlar onu yere serebilmek için var güçleriyle pençelerini savuruyor, ancak bunda başarılı olamıyorlardı.

Rey ve Gorgan valiliği için dünyasını ahiretine tercih eden Ömer b. Sâd, askerlerini muhatap alarak seslendi:

-Atı kendi haline bırakın!

Bu emri işiten atlılar çarçabuk atın etrafından uzaklaştılar. Yaralı at, masumane bakışlarıyla etrafını süzüyordu şimdi. Yorgun adımlarla efendisinin yanına tekrar geri döndü. Yanına vardığında diz çöküp efendisini seyre koyuldu. Hüseyin, yere düşen bir yıldız gibiydi. Kerbela’nın kızgın topraklarıyla sarmaş dolaş yatarken bütün vücudu zerre zerre acı çekiyordu. Göz kapaklarını zor hareket ettirebiliyor, etrafını güçlükle seyredebiliyordu. Yaralarından boşalan kanlar neredeyse tükenmek üzereydi. Rengi gitgide soluyor, yaprak gibi sararıyordu. Kanla dolan gözlerini yavaş yavaş araladı. Düşman ordusu susmuş, sesler kesilmişti. İçlerinden biri, İmam’ı fark eder fark etmez arkadaşlarına seslendi:

-Yaşıyor, Hüseyin yaşıyor!..

Ömer b. Sâd, bir an evvel zaferin meyvelerini yemek, Rey ve Gorgan valiliğini ele almak istiyordu. Askerlerinin ganimet toplamakla meşgul olduğunu görünce öfkeyle bağırdı:

-Kahrolasıca askerler! Şimdi ganimetin sırası mı? Bir an önce Hüseyin’in başını getirin bana!

İmam’ın yanına yaklaşma cesaretini gösteremeyen erler, etraftan taş ve sopa toplayarak İmam’ı taşlamaya başladılar. Üzerine gelen taşlardan ve sopalardan kurtulmak, yorgun bedenini düşmana karşı savunmak isteyen İmam, bu amaçla yerinden doğrulmaya çalıştı ancak, bedenini yerden kaldıracak kadar güç bulamadı kendinde. Bu mazlumiyetine dayanamayıp ağlamaya başladı:

-Ah ey dedeciğim, ey Muhammed, ey Ebu’l-Kasım! Ah ey babacığım, ey Ali! Ah ey Hasan! Ah ey Câfer! Ah ey Hamza! Ah ey Akil! Ah ey Abbas! Ey gurbet, ey susuzluk, ey kimsesizlik, ey dostların azlığı! Mazlum olarak öldürülüyorum; ceddimin Muhammed Mustafa olduğunu bildikleri halde nasıl bunu yapabiliyorlar? Susuz olarak boğazlanıyorum; babamın Aliy’el-Murtaza olduğunu bildikleri halde nasıl bunu yapabiliyorlar? Beni yalnız bırakıyorlar; anamın Fatıma Zehra olduğunu bildikleri halde bunu nasıl yapabiliyorlar?

İmam, bu sözlerini tamamladıktan sonra baygınlık geçirdi ve yere uzandı. Bir süre baygın kaldı. Bu fırsatı ganimet bilen Malik b. Bisr el-Kindî adlı bir melun öne çıkarak İmam’ın üzerine doğru at koşturdu. Yanına yaklaştığında çirkin sözler söyledi ve kınından çıkardığı kılıcıyla başına büyük bir darbe indirdi. Başındaki sarık az da olsa başına inen darbeyi hafifletmişti ancak, yine de yara almasına mani olamamıştı. İmam, aldığı darbenin etkisiyle ayılmış, zor da olsa gözlerini aralayarak karşısındaki düşmanını görebilmişti. Başından ak sakallarına doğru süzülen kanları silmeye çalışırken bir yandan da Malik’e seslendi:

-Allah’tan dilerim ki bundan böyle bana vurduğun elinle yemek yiyemeyesin, su içemeyesin; ey melun, Allah seni zalimlerle haşretsin!

O sırada Şimr de hızını alamayarak öfkeyle askerlerine çıkıştı:

-Ne yaptığınızı sanıyorsunuz ey melunlar! Oyalanmayı bırakın da bir an önce bitirin şu adamın işini!

Bu söz üzerine Kûfeliler harekete geçtiler. Şimr’in emrine karşılık veren ilk melun Zür’at b. Şerik idi. Kılıcını şahlandırıp Hüseyin’in yanına koştu. Var gücüyle İmam’ın omzuna bir darbe indirdi. İmam onca yarasına rağmen olanca gücüyle Zür’at’in darbesine karşılık verdi. İmam’ın beklenmedik saldırısıyla karşı karşıya kalan Zür’at, aldığı yarayla oracıkta cehennem çukuruna yuvarlandı.

-Kazâna sabrediyorum Allah’ım! Şehadet ederim ki senden başka yoktur tapacak, ey yardıma çağıranların çabucak yardımına koşan Allah’ım!

İmam Hüseyin, Zür’at’i öldürdükten sonra böyle yakardı rabbine. O, gücünün son haddine, kanının son damlasına kadar Yezidîlerle çarpışmayı ahdetmiş bir savaşçı idi ve ancak Allah’ın dilediği saatte can verecekti. Bedeni yaralarla adeta iç içeyken dahi savaşma gücünü kendinde bulabilmiş, zor da olsa düşmanının saldırısına karşılık verebilmişti. Ne var ki düşman, bitmek tükenmek bilmiyordu. Her gidenin ardından bir yenisi daha geliyor, her yaranın ardından bir yara daha alıyordu.

Şimr, yine askerlerine seslendi:

-Ateş getirin, Hüseyin’in çadırlarını içindekilerle birlikte yakalım!

İmam, Şimr’e dönerek cevap verdi:

-Ehl-i Beyt’imi ateşe vermek için ateş mi istiyorsun? Allah da seni ateşe atsın!

O sırada Kûfeli melunlardan kırk kişilik bir grup meydana atılıp İmam’ın etrafında halka oluşturdu. Hüsayn b. Nümeyr, İmam’ın mübarek dudaklarına bir ok sapladı; Ebu Eyyub Ganevî, mızrakla göğsünün yukarısını yaraladı; Nasr b. Hurşe ve Amr b. Halife el-Câfî kılıçlarıyla İmam’ı ensesinden yaraladılar. Salih b. Vahab da mızrakla darbe indirince İmam tekrar yere yuvarlandı ve yerinden kalkamadı. Sinan b. Uns, yanına varıp başını elleri arasına aldı. Mızrağa bağladığı bir halka ile İmam’ın başını sıkıştırdı, sonra da mızrakla göğsünde derin bir yara açtı. Ardından torbasından bir ok çıkarıp yakın mesafeden İmam’ın karın boşluğunu nişan aldı. İmam, düştüğü yerden elini karnına götürüp oku çıkarmaya çalıştı. Onca yaradan sonra oku çıkaracak gücü kalmamıştı. Çıkarmaya çalışırken okun dışarıda kalan kısmı kırıldı.

O sırada Ömer b. Sâd, askerlerine sesleniyordu:

-Anneleriniz yokluğunuza ağlasın ey kahrolasıcalar! Bırakın oyalanmayı da bir an evvel başını getirin bana!

Emri duyan askerlerden öne çıkan ilk kişi Şebs b. Rubî idi. Şebs, kılıcını eline alarak kendinden emin bir şekilde Hüseyin’e doğru yürümeye başladı. Hüseyin’in karşısına çıkan her Kûfeli gibi, o da efendisi Ubeydullah b. Ziyad ve Yezid tarafından ödüllendirilmek istiyordu. Ancak, diğer taraftan Hüseyin’in Peygamber’e olan yakınlığı ve manevi gücü onu korkutuyordu. Bunları düşünürken ansızın yerde yatan Hüseyin (a.s) ile göz göze geldi. Hüseyin’in kızgın bakışları şimşek gibi bedenine işlemişti sanki. Bir anda bedeni titremeye başladı. Kendisine hakim olamıyordu. Az önce öfkeyle havaya kaldırdığı kılıcı elinden sıyrılarak yere düştü. Olanları uzaktan seyredenler de bu duruma bir anlam verememişlerdi. Birkaç dakika sonra kendine gelen Şebs, kılıcını bile almadan hızla oradan uzaklaştı. Bazıları onun bu haline gülerken, bazıları da oldukça kızmışlardı. Çirkin, kısa endamlı ve oldukça haşin biri olan Sinan b. Uns, Şebs’i o halde görünce yanına yaklaşarak öfkeyle çıkıştı:

-Annen yokluğuna ağlasın, nesli kesilesice herif! Savunmasız ve zayıf bir insanı öldüremeden nasıl geri dönersin? Niçin korktun?

Şebs, henüz korkusunu yenmiş değildi. Soluk soluğa cevap verdi:

-Onunla göz göze gelinceye dek her şey yolundaydı. Karşı karşıya geldiğimizde bedenimi bir anda korku sardı, gücüm azaldı, nefesim kesildi. Ölecek gibi oldum. Bakışlarında Resul-u Ekrem’i görür gibiydim. Öfkeyle bana bakıyordu. Anladım ki, onu öldürmek bana göre bir iş değilmiş!

Sinan, Şebs’i küçümsercesine büyük bir kahkaha attı. Kılıcını çıkarıp Şebs’e seslendi:

-Ey Şebs, şu kılıca iyice bak; Hüseyin’in başını ancak bu kılıç keser ve o da ancak benim elimde çalışır!

Sözünü tamamladıktan sonra atını mahmuzlayarak İmam’ın yanına vardı. Henüz atından inmemişti ki, o da önceki melun gibi tir tir titremeye başladı. Kılıcı elinde olmadan yere düştü. Ne yapacağını şaşırmıştı. Ayaklarıyla atını tartaklayarak hemen oradan kaçtı.

Bu kez de Şimr melunu Sinan’ın karşısına çıkarak onu azarladı:

-Geberesice herif! Az önce Şebs’e kızan sen değil miydin?

-Evet, kızmıştım.

-O halde sen neden öldürmedin? Yaralı ve çaresiz bir insandan korkup kaçmayı nasıl kendinize yakıştırabiliyorsunuz?

Sinan, soluk soluğa cevap verdi:

-Şebs’e hak veriyorum şimdi. Gerçekten de onu öldürmek kolay değil. Bakışlarında babası Ali’nin hışmını ve şiddetini gördüm, dayanamayıp kaçtım.

Ömer b. Sâd askerlerinin korkaklığını gördükçe küplere biniyordu. Öfkesinden ne yapacağını, askerlerine ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Yine Rey ve Gorgan valiliği gelmişti aklına: Yemyeşil bir tabiat, bol sulu ve mahsullü araziler ve zengin insanlar... Bunları düşündükçe sevinçten çıldırıyordu adeta. Aşûra sabahından bu yana beklediği zafer anı gelip çatmış, kendisini vali olduğuna dair iyice inandırmıştı. Ne var ki, vali olabilmesi için Hüseyin’in başının mutlaka kesilmesi gerekiyordu. Başka çaresi yoktu. Efendisi Yezid öyle emretmişti çünkü. Ordusunun önüne geçerek öfkeyle bağırdı:

-İçinizde korkak olmadığını ispatlayacak kimse yok mu? Yaralı ve zayıf bir insanı öldürmek nasıl sizi korkutabiliyor, şaşıyorum doğrusu!

Askerleri galeyana getiren bu sözlerin ardından Havlâ b. Yezid Asbahî atıldı meydana. Havla, yüksek sesle Ömer’e seslendi:

-Ey emir! Artık bu işi olmuş bil, Hüseyin’in eli az sonra elinde olacak!

Ömer b. Sâd gülümseyerek cevap verdi:

-Haydi bakalım, göreyim seni!

Havlâ, Hüseyin (a.s) ile karşı karşıya geldiğinde öncekiler gibi, o da korkmaya başladı. Tüm bedeni korkudan titriyordu. Kılıcını atıp hemen oradan uzaklaştı.

Çatık kaşı, örtülü siması ve gaddarlığıyla meşhur Şimr, o melunun da önüne geçerek şiddetle azarladı:

-Beş para etmez geberesiceler! Zaten bu işi benden başka kimsenin yapabileceğine inanmıyordum. Şimdi görün bakalım!

Daha sonra yavaş adımlarla atına doğru yaklaştı. Kılıcını çıkarıp eline aldı. Sonra atına binerek Hüseyin’in yanına vardı. Öfkeyle İmam’ın karşısına geçip bir müddet bekledi. Gitgide solmakta olan Hüseyin’in başını yerden kaldırmasını bekliyordu.

Nihayet İmam da gözlerini açmıştı. Başını kaldırıp karşısında duran kimseyi iyice süzdü. Yüzü örtülüydü. Zaten gözlerine dolan kanlar nedeniyle de insanları seçmede oldukça zorlanıyordu.

Şimr, İmam’ın düşmanlarını dehşete düşüren haşin bakışlarına hedef olmadan bir çırpıda üzerine çullandı. Ayaklarını iki tarafa salıp ensesine oturdu. Sonra da öfkeyle seslendi:

-Ben az önceki korkaklara benzemem; seni öldürmek, benim için bir şeref olacak!

İmam yerinden doğrulamayacak kadar takatsizdi. Sırtında oturan Şimr melununu muhatap alarak konuşmaya başladı:

-Ey yabancı! Oturduğun yerin Resulullah’ın bûsegâhı olduğunu biliyor musun?

-Beni tanımıyorsun galiba?

-Kimsin sen?

-Bana Zülcevşen oğlu Şimr derler.

-Peki, sen beni tanıyor musun?

-Çok iyi tanıyorum: Sen Murtaza Ali oğlu Hüseyin’sin; annen Fatıma Zehra, ceddin Muhammed Mustafa (s.a.a), ninen de Hatice’dir.

-O halde vay haline! Beni bu denli tanıdığın halde nasıl öldürmeyi düşünebiliyorsun?

-Muaviye oğlu Yezid’in vereceği hediyeler için!

-Senin katında ceddim Muhammed’in şefaati mi daha değerlidir, Yezid’in hediyeleri mi?

-Bilesin ki, benim yanımda Yezid’in hediyeleri, ceddin Muhammed’in şefaatinden daha değerlidir!

-Madem beni öldüreceksin, bir içimlik su ver öyleyse!

-Yemin ederim ki, ölümü tatmadıkça su içemeyeceksin! Hem siz iddia etmiyor musunuz; “Babam Ali Kevser Havuzu’nun sahibidir, onu seven Kevser Havuzu’ndan su içer” diye? O halde sen de sabret, pek yakında babanın elinden su içersin!

-Sabrederim, ancak ölmeden önce yüzünü göster bana.

Şimr, İmam’ın üzerinden kalkıp karşısına geçti, elini yavaşça suratına götürdü. Çatık kaşlarını, keskin gözlerini Hüseyin’in (a.s) kızıl simasında sabitleştirip öfkeli bir edayla yüzündeki örtüyü açtı. Saçları domuz kılı kadar dik ve sertti. Suratı ise adeta bir köpek suratını andırıyordu. Bu çirkin simayı gören İmam, yüzünü gökyüzüne çevirerek cevap verdi:

-Ceddim Resulullah (s.a.a) doğru söylemiş!

-Ne söylemiş ceddin benim hakkımda?

-Resulullah, babama “Oğlun Hüseyin’i domuz saçlı, köpek suratlı biri öldürecek!” diye haber vermişti.

Şimr, bu cevaba oldukça öfkelenmişti. Aynı edayla cevap verdi:

-Yemin ederim ki, ceddin Resulullah beni köpeğe benzettiği için başını bedeninden ayıracağım!

Bunun üzerine İmam (a.s) ikinci kez Şimr’i uyardı:

-Madem beni öldürmeyi aklına koymuşsun, o halde uyarayım seni; yemin ederim ki, beni öldürdükten sonra çok az bir süre yaşayacaksınız. Bu sözü babam, ceddim Resulullah’tan (s.a.a) nakletmiştir!

SON NEFES

Bugün seni öldürüyorum!

Pekâla bildiğim ve şüphe etmediğim halde.

Zaten ne gizleyebilirim,

Ne de gizleyecek halim var

Tabi ki baban

Yüce ve seçkin Peygamber’den sonra

Konuşanların en üstünüdür

Biliyorum ve seni yine öldürüyorum!

Halbuki çarçabuk pişman olacağım

Yarın, kıyamet gününde yerim cehennem olacak

Biliyorum ve yine de döküyorum kanını

Peygamber evlatlarına merhamet duygusu yok bende!..

 

Şimr, okuduğu bu şiirin ardından tekrar İmam’ın sırtına çıkıp on iki darbeyle mübarek başını bedeninden ayırdı. Merhamet duygusundan yoksun, zinadan türemiş bu soysuz, Yezid’in vereceği hediyelerin hayaliyle işlemişti bu cinayeti. Kesik başı eline alırken sevinçten neredeyse çılgına dönmüştü:

-Şahit olun, herkes şahit olsun, hepiniz gördünüz; Hüseyin’in başını ben kestim, onu ben öldürdüm! Müminlerin emiri Yezid’e bunları anlatın.

Arkadaşlarına seslendikten sonra yerden bulduğu bir mızrağa İmam’ın mübarek başını geçirerek havaya kaldırdı. Kesik başı sevinç çığlıklarıyla bir sağa, bir sola sallarken onunla birlikte Kûfeliler de bağırıyor, Ömer b. Sâd’a müjde veriyorlardı:

-Müjdeler olsun ey emir, işte Şimr ve işte Hüseyin’in başı!..

-Allah-u ekber, Allah-u ekber, Allah-u ekber!

-Müminlerin emiri Yezid’e hediyemiz olsun!

Oysa ki, geride kalan başsız beden hâla can çekişiyor, yerde kıvranıyordu. Peygamber yadigârı Hüseyin (a.s), Yezid’e karşı geldiği için kâfirlikle itham edilmiş; anasının, babasının, dedesinin, ninesinin ve kardeşinin onunla olan nesep bağları göz ardı edilmiş; Resul-u Ekrem’in ihtiramı ayaklar altına alınmıştı. Yezid gibi bir zina zadeyi “müminlerin emiri” diye anan bu halk, Hüseyin’in katledilişini, bir kâfirin ortadan kalkması manasına getirerek ardından “Allah-u Ekber” şiarlarıyla sevinçlerini dile getirmişti. Onlar zahirde seviniyorlardı ama, Ehl-i Beyt’in ağzından kesinlikle yalan çıkmadığına da imanları vardı. İmam’ın “Benden sonra çok az bir süre yaşayacaksınız” sözü, onların kulaklarında yankılanıyor; akıbetlerinin nasıl olacağı, yakın gelecekte başlarına ne geleceği korkusu hepsini tasalandırıyordu.

Güneşin batmak üzere olduğu gurup vaktinde bedenin sakinleşmesiyle birlikte gökyüzü kızıllaşmaya, tufanlar esmeye, yer sarsılmaya başlamıştı. Hüseynîlerin ardından ganimet toplama hevesine kapılan Kûfeliler, bir an için kıyametin koptuğunu sanmışlar, korkularından ne yapacaklarını şaşırmışlardı.

Mûsa'nın (a.s) dinine iman getirdiklerini söyleyen İsrailoğulları, imandan sonra tekrar küfre yüz çevirdiklerinde Hak Teala tepelerine Tur Dağı'nı yüceltmiş, üzerlerine yıkmakla onları tehdit etmişti. Korkudan secdeye kapanan İsrailoğulları, bir yandan tövbe ederken diğer bir yandan da dağı gözetliyorlardı. Gökyüzünün aydınlandığını ve Tur Dağı'nın üzerlerinden kalktığını gördüklerinde tekrar bildiklerini okumuşlar, küfürlerini yine izhar etmişlerdi. Ne var ki Allah, bu küstahlıklarını cevapsız bırakmamış, ikinci bir belayla onları cezalandırmıştı.

Şimdi de Kûfeliler böyle bir belayla karşı karşıya geldiklerine inanıyorlardı. İçlerinden gizli gizli tövbe edenler bile vardı:

-Allah'ım, bizi bağışla!

-Peygamberinin ciğerparesini öldürmek istemedik, Yezid'in emrine uyduk, bizi o bu yola sürükledi.

İçlerinden bir grup da Hüseynîlere karşı kılıç kaldırmadığını öne sürüyor, Hakkın dergâhında bu bahaneyle teselli arıyordu:

-Allah'ım, sen de biliyorsun ki ben sevgili kulun Hüseyin'e karşı kılıç kaldırmadım; onlara karşı benden bir zarar gelsin istemedim. Ancak Muaviye oğlu Yezid bizleri korkutmadaydı. Savaştan kaçanları öldürtüyordu. Ne geriye kaçmamız mümkündü, ne de savaşmamız. Kılıçlarımızı kınlarından çıkarmadık ve Peygamber evladına bir zarar vermedik. O halde bağışla bizleri!

Oysa, ölümün gölgesini üzerlerinde hisseden Kûfeli melunlar tufanın durması, gökyüzünün susmasıyla az önceki pişmanlıklarını unutup tekrar Hüseynîlerin çadırlarına saldırmaya başladılar. Onlar, dönekliklerinin cezasını bir Tur Dağı gibi üzerlerine yükselecek olan Muhtar ve fedailerinin amansız kılıçlarıyla ödeyeceklerinden habersizdiler. Çok değil, birkaç yıl sonra "Lesarat'il-Hüseyin" şiarıyla bir yiğit çıkacak, Kufelilerin analarından emdikleri sütü burunlarından getirecekti...

***

On binlerce düşmanın saldırısına maruz kalan Hüseynî çadırlar artık savunmasızdı. Henüz Hüseyin'in (a.s) şehadetinden haberleri olmayan küçük yavrular bir anda üzerlerine doğru at koşturan kalabalığa bir anlam verememişlerdi. Babalarını, amcalarını, dayılarını ve tüm yakınlarını kaybeden minik yavrular, vahşi kurtlar gibi üzerlerine saldıran Kûfeli melunların ellerinden kurtulabilmek için sağa-sola kaçışıyorlar; kâh feryat ediyorlar, kâh ağlıyorlardı. Düşman ordusu ellerine geçirdikleri minik yavruları acımasızca kırbaçtan geçirip zincirlere bağlarken kaçmaya çalışanlar gözyaşlarıyla efendileri Hüseyin'e sesleniyorlardı:

-Ey efendimiz yetiş, bizi dövüyorlar!

-Susuzluk içimizi yakıp kül ederken kimsesizliğimizden yararlanıp bize işkence etmeye çalışan bu melunlardan kim kurtaracak bizi?..

Ne var ki, Hüseynîler artık hayatta değillerdi. Onlar, savaşmak için meydana atıldıklarında eşlerine ve çocuklarına yapılacak bu zulümlerden haberdarlardı. Ancak, bu yolu kat etmek için can vermekten başka çareleri de yoktu. Artık geriye dönüşün olmadığı Kerbela Sahrası'nda Hüseynîlere karşı konuşan kılıçlar susmuş; yerini kadınlara, çocuklara ve hastalara karşı konuşan acımasız kırbaçlar almıştı. İçler acısı bu manzaralar karşısında vicdanlar eriyip suya dönüşürken vicdandan yoksun Yezîdilerse avazları çıktığı kadar sevinç naraları atıyor; kesik elleri, kesik başları mızraklarının ucuna takarak lime lime edilmiş Hüseynîlerin bedenleri üzerinde at koşturuyorlardı.

Yanan çadırların az ilerisinde bir araya toplanıp musibet gözyaşları döken elleri ve ayakları zincirlere bağlanmış birkaç Ehl-i Beyt hatunu arasında bir kadın daha vardı ki ellerini gökyüzüne kaldırmış Rabb'inin ayetini terennüm ediyordu:

-Ey ateş, soğu bana karşı ve esenlik ver!

Zeynep!..

Bir kadın ki, göğsünde Ali'nin (a.s) ruhunu taşıyordu; Kerbela faciasının ardından da Eyyub'un (a.s) sabır elbisesini kuşanmıştı. Düşmanın karşısında vakarla yürüyordu. Hüzünlüydü, yüreği paramparçaydı, ama vakarla yürüyordu; az önce Yezidilere karşı at koşturup kılıç savuran fedailerin cansız bedenlerinin arasından geçip kardeşinin başsız bedeninin yanına gelinceye kadar... İnci inci gözyaşlarına mani olamamıştı ister istemez. Elinin tersiyle gözyaşlarını silip tekrar ilahi dergâha ellerini kaldırdı:

-Ey Muhammed! Gökyüzü melekleri salât göndersin sana. İşte bu, Hüseyin'dir; al kanlara bulanmış, bedeni paramparça edilmiş Hüseyin'in. Kızlarınsa esir edilmişlerdir. Şikâyetimizi hakkın dergâhına, Muhammed Mustafa'ya (s.a.a), Ali Murtaza'ya (a.s), Fatıma Zehra'ya (s.a) ve şehitlerin efendisi Hamza'ya gönderiyoruz.

Ey Muhammed! Bad-ı Saba'nın serin yeliyle üzeri kumla örtülen şu cansız bedenin sahibi, senin biricik Hüseyin'indir.

Geberesiceler, zinadan türemeler! Ne yazık! Ne yazık ki bugün, Allah Resulü bir kez daha öldü. Ey Muhammed'in (s.a.a) ashabı! Bunlar Hz. Mustafa'nın çocukları değil mi ki, esirler gibi onları götürmedeler?!

Zeynep ceddi Resul-u Ekrem'e ve yegâne yaratıcısına şikâyet elini açmışken kardeşi Hüseyin'in başsız bedenine bakıp sessiz sesiz ağlıyordu. Gözyaşlarına hakim olamıyordu ama, feryat etmemek için de kendini oldukça zorluyordu. Kardeşinin cansız bedenini son kez ellerine alarak tekrar Rabb'ine seslendi:

-Allah'ım, bu kurbanı bizden kabul et!..

O sırada gözleri kesik başlara ilişti. Mızrak uçlarına geçirilmiş kesik başlar!.. Her biri bir nur gibi ışık tutuyordu Kerbela'ya. Özgürlüğü, zulme köle olmamayı, zillete boyun eğmemeyi haykırıyordu bu başlar. Yezîdilerin zafer coşkusuyla havalandırdıkları kesik başları gören Zeynep, yüksek sesle bağırdı:

-Mızrağa geçirdiğiniz başın sahibi ölmeyecek, işte bakın Kehf Sûresi'ni okuyor!

Vahşi kurtların saldırısından kurtulabilen İmam Zeyn'ül-Abidin (a.s) da oradaydı. Hasta haliyle zor da olsa halası Zeynep'i bulabilmişti. O da halasının feryadına karşılık verdi:

-Yezîdiler özgürlüğü ve insanlığı öldürme arzusundalar!

-O yüce ruh ölümle yüz yüze gelmez! Ey kardeşimin oğlu, pek yakında Kûfe'ye götürecekler bizi.

-Ey halacığım, Kûfe'ye esir olarak mı ayak basacağız?

-Hayır, muzaffer olarak! Pek yakında bunun bir gerçek olduğunu görecekler.

-Peki ellerimize ve ayaklarımıza bağladıkları bu zincirler ne olacak?

-Allah onları zincirlere bağlasın! Onların hiç kaçış yolları olmayacak. Allah'ın adına yemin ederim ki onlar, Allah'ın kendilerinden ahit aldığı fedailer tarafından helak edilecekler. Bu, ceddimiz Resul-u Ekrem ve babam Ali'nin (a.s) bizlere vaadidir. Yezîdiler onları tanımıyorlar ama onlar Yezîdileri pekala tanıyacaklar!..

Kızıl Feryat / Metin ATAM