|Ana Sayfa|   |Aşura Sahneleri|  

Şehitler Efendisi Hüseyin'in Şehadeti-1

Zaman, tüm süratiyle hızla ilerliyordu. Yalnız kahraman, Kerbela çölünde yalnızlığıyla bir başına kalmış; binlerce kişilik düşman ordusu karşısında çaresizliğini değil, direnişini düşünüyordu: İslam..

Uğrunda nice canlar feda edilmiş, nice zorluklar çekilmiş, nice merhalelerden geçilmiş ve sonra evrensel bir hükümet olarak Muhammed (s.a.a) tarafından hakiki yerini almıştı. Ne var ki, onun ölümünden sonra her şey değişmiş, Müslümanlar çeşitli kimliklere bürünmüştü. Artık Müslümanlar küfür ile savaşmaktansa birbirleriyle savaşıyorlar; iyiyi kötü, kötüyü iyi görüyorlar; dinlerinin yasakladığı her şeyi gönül rahatlığıyla yapabilmenin gururunu yaşıyorlar; Peygamberin (s.a.a), haklarında “Onlara sarıldığınız sürece asla sapıklığa düşmezsiniz” dediği Kuran ve Ehl-i Beyt’ine karşı geliyorlar; hatta daha da kötüsü, onları yok etmeye çalışıyorlardı nedense. Peygamberin yanı başında Ehl-i Beyt’e hürmetten geri kalmayan insanlar, şimdilerde onları ortadan kaldırmak için kılıç kuşanmış, savaşa soyunmuşlardı...

Hüseyin (a.s), bir ara bu düşüncelerden sıyrılıp kardeşi Zeynep’ten eski gömleğini istedi. Ehl-i Beyt hatunları şaşırmıştı. Sebebini sorduklarında Hüseyin kederli haliyle cevap verdi:

-Bu zalimler beni öldürdüklerinde gömleğimi de ganimet almak isteyeceklerdir. Eğer gömleğimin eski olduğunu görürlerse belki almaktan vazgeçerler de bedenimi çıplak bırakmazlar!

Zeynep, kardeşi Hüseyin’in gömleğini istediğini görünce ağlamaya, feryat etmeye başladı. Gözlerinden akan yaşlar inci inci dökülürken çığlık atmamak için kendini zor tutuyordu. Diğer Ehl-i Beyt hatunları Zeynep’e sarılarak onu teskin etmeye çalıştılar. İçlerinden biri Zeynep’i muhatap alarak sordu:

-Neden ağlıyorsun Zeynep? Hüseyin sadece senden eski gömleğini istemişti!

Zeynep, anası Fatıma’nın (s.a) yıllar önce verdiği haberi onlara hatırlattı:

-Hüseyin (a.s) daha küçük bir çocukken annem bu gömleği dikmişti. Gömleği kimin için diktiğini sordum; “Kardeşin Hüseyin için!” diye cevap verdi. Çok şaşırmıştım. Çünkü o gömlek oldukça büyüktü ve o zamanlar henüz küçük bir çocuk olan Hüseyin (a.s) için oldukça büyük sayılırdı. Bu şaşkınlığımı anneme de ilettim. O yüce hatun ağlamaya başladı. Niçin ağladığını sorduğumda “Ey kızım, diye cevap verdi: “Oğlum Hüseyin bu gömlekle birlikte Kerbela’ya gidecek ve sen de yanında olacaksın. Eğer o an gelir de bu gömleği senden isterse bil ki artık Hüseyin’i bir daha göremeyeceksin, o gün oğlumun şehadet günüdür!”

Bu hazin anıyı dinleyen Hüseynî hatunlar da kendilerini tutamayarak ağlamaya başladılar. Herkes kendi acısını unutmuş, Hüseyin'i (a.s) düşünür olmuştu şimdi. Oğul veren, eş veren, kardeş veren kadınlar şimdi Hüseyin-Hüseyin feryatlarıyla gözyaşı döküyor, onu anıyorlardı.

Hüseynî çadırlardaki bu elim sahneler cereyan ederken Aşûra meydanı birazdan tekrar hırçınlaşacak; Hüseynîleri paramparça eden caniler, bu kez de Hüseyin’i (a.s) parçalamak için savaşacaklardı.

Ehl-i Beyt’iyle son kez vedalaşan Hüseyin, şimdi Kûfelilerin karşısındaydı:

-Hamt, alemlerin rabbi olan yalnız Allah’a mahsustur. Selam olsun ceddim Muhammed’e ve onun pak Ehl-i Beyt’ine...

Ey yalancılar! Dönekliğinizden ötürü Allah sizi kahretsin! Siz öyle kimselersiniz ki beni istediğiniz, mektuplarınızda bunu binlerce kez tekrarladığınız ve benden yardım dilediğiniz halde, size doğru geldiğimde verdiğiniz onca vaatten döndünüz; kılıçlarla, mızraklarla karşıladınız beni!

Siz ey halk! Bana ve Ehl-i Beyt’ime kılıç kaldırdınız ve beni yok etmek için Yezid ile el ele verdiniz...

Ey Halk! En azından kimin neslinden geldiğime, kim olduğuma bir bakın; bakın da kendinize gelin. Beni öldürmek ve hanedanıma saldırmakla elinize ne geçecek bir düşünün.

Ben, Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim; Peygamberin vasîyi, amcasının oğlu ve herkesten önce ona iman eden müminlerin emiri Ali’nin oğlu değil miyim?

Şehitlerin efendisi Hamza benim ve babamın amcası değil mi; iki kanadıyla cennette uçan Cafer-i Tayyar benim amcam değil mi?

Acaba Peygamberin, benim ve kardeşim Hasan hakkında “Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridir” şeklindeki hadisini işitmediniz mi? Eğer beni tasdik ediyorsanız bilesiniz ki bu, hakkın ta kendisidir; zira ben, Allah’ın yalancıları düşman edindiğini duyduğumdan bu yana asla yalan konuşmadım ve eğer yalanlıyorsanız yine bilesiniz ki, içinizde bu hadisi doğrulayacak insanlar var. Dilerseniz Cabir b. Abdullah Ensarî’den, Ebu Said Hıdrî’den, Sehl b. Sâd-ı Sâidî’den, Zeyd b. Erkam’dan ve Enes b. Malik’ten sorun; onlar bu sözü Resul’u Ekrem’den (s.a.a) işittiklerini kesinlikle itiraf edeceklerdir.

O halde bu hadis, peşimi bırakmanız ve beni öldürmemeniz için yeterli bir sebep değil mi?

Kûfeliler İmam’ın sözlerinden yeterince etkilenmişlerdi. Şimr melunu Kûfelilerin içindeki sessizliği bölmek için araya girdi:

-Kendini neden boşuna yoruyorsun ey Hüseyin, senin gibi bir asiye kim kulak asar!

-Ey Şimr, eğer ben asiysem isyanım Yezid’edir ve zaten kıyamım da bu yüzdendir. Ne var ki asıl asileri görmeyecek kadar körleştiğinizin farkında bile değilsiniz; kiminiz asi kesilmiş, kiminiz de asilere ayak uydurmuşsunuz. Dönün de bir arkanıza bakın. Kimin emriyle buraya gelmişsiniz? Hepiniz Yezid’in köleleri değil misiniz? Oysa ki Yezid’in pislikleri herkes tarafından bilinmektedir. Hal böyleyken Allah’ın emirlerine karşı gelen; Muhammedî dini ayaklar altına alan; gününü içki, zina, eğlence ve İslam dinine iftiralarla geçiren Muaviye oğlu Yezid gibi bir asiye nasıl itaat eder, nasıl Peygamberden hayâ etmezsiniz? Halbuki ben Muhammedî dini yaşatmak, iyiliği emretmek ve kötülükten men etmek için kıyam etmekteyim.

Şimr, Hüseyin’i (a.s) konuşturdukça daha tehlikeli sözler söylediğini fark etmişti. Bu yüzden karşılık vermekten çekindi. İmam Şimr’in ve Kûfelilerin sessizliğinden yararlanarak sözlerine tekrar devam etti:

-Eğer benim Peygamber kızının oğlu olduğumda yine şüphe ediyorsanız şunu bilesiniz ki, yemin ederim doğu ile batı arasında dilediğiniz kadar arasanız da yeryüzünde benden başka bir peygamber kızı oğlu bulamazsınız.

Yazıklar olsun size! Acaba birini mi öldürdüm, bir başkasının malına zarar mı verdim, yoksa içinizden birini mi yaraladım da üstüme geliyor ve benden kısas istiyorsunuz?

Kûfeliler yine sessizdi. Herkes susmuş, Hüseyin’in (a.s) nasihatlerle dolu sözlerini dinliyordu. İmam bu kez de birkaç kişiyi muhatap alarak sözlerine devam etti:

-Ey Şebes b. Rubî, ey Haccar b. Ebcer, ey Kays b. Eş’as ve ey Yezid b. Haris! “Bağlar yeşerdi, meyveler olgunlaştı; eğer gelecek olursan bizi (Yezid’e karşı) donanmış bir ordu olarak bulacaksın!” diye bana mektup yazan sizler değil miydiniz; unuttunuz mu yoksa?

Bir müddet yine sessizlik hakim oldu. Daha sonra içlerinden biri kalkarak İmam’ın sözlerini inkâr etti:

-Biz öyle bir mektup yazdığımızı hatırlamıyoruz. Eğer sana öyle bir mektup gelmişse şunu bil ki onu biz yazmadık!

İmam onların bu sözüne bir hayli şaşırmıştı:

-Allah’a yemin ederim ki, o mektubu sizden başkası yazmamıştı. Nasıl da inkâr ediyorsunuz şimdi!

Hüseyin (a.s), sözlerini tamamladıktan sonra Kûfelileri teke tek mücadeleye çağırdı. Kûfeliler için onunla teke tek savaşmak en büyük iftihardı ancak, onunla bu şekilde savaşmanın sonunun ölüm olduğunu herkes biliyor, bu yüzden de kimse cesaret edemiyordu.

İmam, askerler arasından bir gönüllü çıkmadığını görünce bu kez komutanları Ömer b. Sâd’a seslendi. Yaşamayı diğerlerinden daha çok seven ve Rey ile Gorgan şehirlerinin valiliğini sabırsızlıkla bekleyen Sâd oğlu ise, Hüseyin’in (a.s) çağrısını yanıtsız bırakmıştı.

Nihayet, “Kûfe’nin en cesur savaşçısı” olarak nam yapmış Temim b. Kahtibe, durumu böyle görünce, onurunu korumak amacıyla Hüseyin’in (a.s) karşısına çıkabilme cesaretini gösterebilmişti.

Oysa ki Temim melunu gururunun kurbanı olmuş; şimşek hızıyla üzerine fırlayan Hüseyin, bir göz açıp kapayıncaya kadar amansız kılıcıyla o melunu cehennem çukuruna göndermişti. Bu arada birkaç grup, ordudan ayrılarak gruplar halinde Hüseyin’e akın etmeye başlamışlardı. Hüseyin (a.s), onlardan ikisini de keskin kılıcıyla az önceki melunun yanına gönderince geride kalanlar oldukça korkmuş, kısa sürede ordudaki yerlerine geri dönmüşlerdi.

Ömer b. Sâd, askerlerinin bu haline oldukça öfkelenmişti. Şiddetle onlara bağırdı:

-Yazıklar olsun size! Kiminle savaştığınızı bilmiyor musunuz? Bu adam Ali’nin oğludur. Ali ise zamanında en güçlü ve en cesur savaşçıları alt etmiş bir insandı. Bu yüzden onları yenmek istiyorsanız azar azar değil, toplu halde ya da yüzü aşkın gruplar halinde savaşmanız gerekiyor!

Sâd oğlu, elindeki su tulumunu ağzına boşaltıp iştahla içtikten sonra tekrar bağırdı askerlerine:

-Her taraftan saldırın, dört bir yanını sarın onun!

Kerbela sahrası bir anda toza dumana boğulmuş, ortalık mahşer gününe dönmüştü. Hüseyin ise, bir yandan etrafını saran canilerle savaşırken, diğer yandan da şiirler okuyordu:

 

Bana Aliyy-ul Mürtaza oğlu derler

Bir gün iftihar lazım gelse

Bu şeref bana yeter!

Saldırın, vurun, yıkın bakalım

Gün gelir, bu devran da biter

Kimiiçinölümyazılmışbugün

Savaşacaklar ve ölecekler

Oysa arkanızda bir dünya daha var

Ahiret durağı ve zamansız mahşer

Ancak siz bugün çağırdınız

Ahiretinizi, hesabınızı ve ateşinizi

Kısa bir hayat ve ebedi tercih

Önce amel ve şimdi mahşer!

 

Kerbela’da meydana gelen bu hadise karşısında tarih de sükût etmiyor ve en kanlı sayfasına şu cümleleri işliyordu:

“Yemin ederim ki tarih boyunca kardeşlerinin, çocuklarının, yeğenlerinin ve diğer yakınlarının katledilişlerine gözleriyle şahit olan ve sayısız düşman kalabalığında bu denli üstünlüğü olan birini hiç görmedim!”

Yezid’in emriyle, olanları yüksek bir yerden seyredip kaleme alan tarihçiler şöyle devam ediyorlardı yazılarına:

“Hüseyin askerlerimize hücum ettiğinde önüne çıkan adamlarımız öfkeli bir aslanın gazabına uğrayan hayvan sürüsü gibi sağa sola kaçışıyor, kılıcın gölgesinden sıyrılmaya çalışıyordu ...”

Hal böyleyken Ömer b. Sâd, askerlerine her saniye moral veriyor, ancak bunda başarılı olamıyordu. Hüseyin’in önüne geçmek imkânsız gibiydi. Kargaşa devam ederken şeytani bir ses yankılanmaktaydı Kerbela’da:

-Çadırlar!.. Çadırlara saldırın!

Düşmanla tek başına çarpışmakta olan Hüseyin (a.s), ansızın kadınların ve çocukların çığlıklarını işitmişti. Yüzünü hemen çadırlara doğru çevirdi. Ganimet alabilmek için adeta birbirleriyle yarışan binlerce düşman askeri, atlı ya da piyade olarak çadırlara doğru koşuyorlardı. Hüseyin (a.s) bu manzara karşısında daha fazla dayanamayarak atının yönünü çadırlara doğru çevirdi, hızla o yöne doğru harekete geçti.

Yüreği şimdi Ehl-i Beyt’i için çarpmakta olan bu şahsiyet, şimşek hızıyla çadırlara doğru ilerlerken bir yandan da düşman ordusuna bağırıyordu:

-Ey Ebu Süfyan’ın yandaşları! Dininiz yoksa, herhangi bir şeye de inanmıyorsanız, en azından insan olun; mert olun! Sizin aradığınız ve istediğiniz kişi benim, benimle savaşın! Şu kadınların ve çocukların hiçbir günahı yokken neden onlara hücum ediyorsunuz?

Kûfeliler, nihayet bu sözlerden etkilenerek geri çekildiler. Artık kısa bir süre için dahi olsa, kadınlar ve çocuklar rahat bir nefes alabilmişlerdi.

Yaraların şiddetlendiği; yorgunluğun, susuzluğun ve zaafın arttığı bu sıralarda Hüseyin’in (a.s) gönlü ikinci bir susuzlukla kavrulmaktaydı: Ruhu adeta uçmak, şehit olan yakınlarına ve yarenlerine bir an önce kavuşmak istiyordu. Yaralı haliyle olduğu yerden önce Kûfelileri, sonra da Ehl-i Beyt’ini temaşâ etti.

O sırada düşman saflarından atılan bir taş, alnına isabet etmiş, mübarek yüzü bir anda kırmızıya boyanmıştı. Gömleğinin köşesiyle akan kanları silmeye çalıştı. Ne var ki, üzerine doğru gelen çatallı bir oktan habersizdi. Göğsünün kenarına saplanan bu ok, yüzündeki kanları temizlemeye mecal bırakmamıştı bile. Artık direnci kalmamış, gücü azalmıştı. Zor da olsa birkaç cümle terennüm etmeye çalıştı:

-Bismillahi ve billah ve alâ milleti resulillah!

Daha sonra ellerini semaya kaldırarak yaratanına seslendi:

-Ey Allah’ım! Sen de pekâla bilirsin ki bu gürûh, yeryüzünde ceddim Resul-u Ekrem’in (s.a.a) en sevdiği ciğerpâresini katletmededir...

Sonra, dalından kopan kuru bir yaprak gibi yere düştü. Her yanı oklarla delik deşikti. Ak gömleği beyazlığını yitirmiş, kan kırmızı olmuştu. Son kez yutkundu ve bekledi.

Hüseynî çadırlarda bu sahneyi uzaktan seyreden Hz. Hasan’ın (a.s) en küçük ve geride kalan yegâne oğlu Abdullah, yerinden fırlayarak amcasına doğru koşmaya başladı. Zeynep onun tehlikeye doğru koşmakta olduğunu görünce arkasından harekete geçti. Ancak yetişmesi imkânsızdı. Taze gonca, amcasının aşkıyla öyle koşuyordu ki, düşmanı ve tehlikeyi hiç düşünmüyordu bile.

-Yemin ederim ki, kimse beni amcamdan ayıramaz. Sonum ölüm de olsa amcama son kez sarılıp öpmedikçe geri dönmeyeceğim!

Bu feryatlarla amcasına yetişti Abdullah. Hüseyin, kardeşi Hasan’ın son yadigârını bir anda kucağında bulunca yerinden doğrulmaya çalıştı. Yaralı haliyle o da son kez kardeş yadigârını öpmek, koklamak istiyordu.

Ancak zalimler bu anı fırsat bilerek çoktan harekete geçmişlerdi bile. Ebhar b. Kâb adlı Kûfeli bir melun, atını onlara doğru sürerek kılıcıyla Hüseyin’e bir yeni darbe daha indirdi. Abdullah, amcasına uzanan bu darbenin önünü almak için kolunu uzattı. Ancak minik el, bu darbe karşısında dayanamamıştı. Artık Abdullah’ın da kolu yoktu. Aldığı yaranın acısıyla feryat etti:

-Ah, ey babacığım! Amcacığım!..

İmam, kesik kollu Abdullah’ı yaralı bağrına basarak teselli vermeye çalıştı:

-Ey yeğenim! Çektiğin bu işkenceler karşısında sabret. Zira sen de yakında babana ve ceddine kavuşacaksın!

Çok geçmeden Harmile b. Kâmil tarafından atılan bir ok Abdullah’ın cansız bedeninde noktalanmış, minik yavru amcasının kucağında can vermişti.

Hüseyin (a.s), yeğeninin cansız bedenini göğsüne çekerek Allah’a seslendi:

-Allah’ım! Yerde ve gökte varolan nimet ve bereketini bu halktan uzak et!..

Kızıl Feryat / Metin ATAM