|Ana Sayfa|   |Aşura Sahneleri|  

Vefa Sözleri

Yiğitler sabırsızdılar. Rüzgârın karşısında süratle kanat çırpan kelebekler gibi, heyecanlarının önüne geçmek dahi istemiyorlardı. Şimdiye kadar bilmedikleri, algılayamadıkları bir şey kalplerini dopdolu etmişti adeta... Kalpler, kızıl laleler gibi birbirine kenetlenmiş, “olmak ya da olmamak” duygusunu birlikte yaşamaya hazırlanmıştı...

Ne var ki, içlerinde bu şuura varamayan insanlar da vardı. Hüseyin’in yanındaydılar ancak, düşünceleri farklıydı: Zulümden kaçmak, canlarını kurtarmak ve henüz zaman varken hayatlarını yaşamak... Bunlar, Hüseynî olmanın şuuruna varamayan, baskı ve zulümden etkilenerek gitgide imanlarını kaybeden basit insanlardı. Ama yine de Hüseyin’in (a.s) konuşmasını dinleyecek kadar kalabilmişlerdi.

Burası, kanlı Kerbela sahrası ve günlerden de Tasuâ’ydı (Tasuâ, Arapça’da dokuzuncu gün anlamına gelmektedir.) Tasuâ’nın Aşurâ’yla birleştiği bu gecede ışıktan yoksun gökyüzü ortalığı karanlığa boğmuş, binlerce kişilik düşman ordusu bu karanlıkta görünmez olmuştu.

Düşman! Çoğunlukla Kûfelilerden oluşan bu güruh, nasıl bu kadar insafsız olabilir? Onlar Hüseyin’e (a.s) binlerce davet mektubu göndermiş, yardım talebinde bulunmuşlardı. Oysa ki bugün, binlerce kişilik bir or duyla, üstelik kılıç ve mızraklarıyla çıkmışlardı karşısına. Ahde vefa etmeyen bu halk, vefasızlıktan da öteye, bu kez Hüseyin’in (a.s) kanı için oradaydı nedense!

Gecenin sessizliği Kûfelilerin sevinç çığlıklarıyla bozulmuştu. Kahkahalar, alaylar ve ayyaşâne nâralar, Hüseynîlere hitap etmekteydi. Kara gecede kalpleri daha da kararmış, vicdanları yok olup gitmişti sanki...

Gece sahraya öyle yerleşmişti ki, bir daha asla sabah olmayacaktı sanki. Hüseyin’in etrafında daire çizen yiğitler birbirleriyle yüz yüze gelmekten çekiniyorlardı. Gönüllerinde bir arayış, bir imtihan çizelgesi vardı: Hüseyin’in (a.s) son konuşmasını dinlemek; sadece onu seyretmek ve böylece ev, eş, çocuk ve aile sevgisiyle onu karşılaştırıp bu zor sınav karşısında kendilerini sınamak...

Hüseyin (a.s), bu gece daha farklı bir tarzla konuşmaktaydı. Kalabalık bir düşman grubu tarafından sarılan ve kuru çölde kimsesizliğe doğru itilen bir kahramanın feryadıydı bu:

-Ey yârenlerim!.. Ben yârenler arasında sizden daha iyi, daha vefalı bir ashap tanımıyorum. Aileler arasında da öz ailemden daha iyi, daha şefkatli bir aile görmedim. O halde Allah size en iyi, en güzel mükâfatlarından bağışlasın!

... Bilesiniz ki, yarın düşmanla karşılaşması gereken biri varsa o da benim! Bu yüzden biatimi sizden kaldırıyor ve sizi hür iradenizle baş başa bırakıyorum. Artık dileyen dilediği yere gidebilir... Onlar sadece beni istemektedirler ve asıl aradıkları da benim. O halde beni bırakın ve gidin. Gecenin karanlığından yararlanıp kaçmanın şimdi tam sırasıdır... Beni yakalar ve ellerine geçirirlerse sizi aramaktan da vazgeçerler.

Burada kalmak isteyenlere gelince; onlar da bilsinler ki, kalanlar, yarın benimle birlikte öldürüleceklerdir!

Bu sözler, herkesi yasa boğmuştu. Kalma kararı alanlar Hüseyin’in (a.s) ciğer yakan sözlerine karşı teker teker duygularını dile getirmeye çalışmışlardı:

-Biz sensizliğe nasıl tahammül edebiliriz ey Hüseyin!

-İçimde öyle bir his var ki, seni terk edersek yer yarılacak da bizi içine çekecek sanki!

-Ey Hüseyin! Seni bırakıp da nereye gideriz?!

-Dileyen gitsin, ölümden korkan gitsin! Ama yemin ederim ki, ölünceye dek senin yanında savaşacağım!

-Sensizlik haram bize!

Abbas’ın da yüreği yaralıydı. Af dilercesine kardeşi Hüseyin’e (a.s) elini açarak yaşlı gözlerle bir şeyler söylemeye çalıştı:

-Sensiz kalmak bizim için ne kötüdür bilir misin ey Hüseyin? Hayır, hayır!.. Bizim için bundan daha kötü bir şey olamaz. Biz seni yalnız bırakacağız, sen öldürüleceksin, biz de yaşayacağız öyle mi? Hayır, asla! Allah böyle bir musibeti bize göstermesin!..

Abbas’ın ardından bu güzîde hânedanın diğer fertleri de gelerek hislerini belirtmişler, Hüseyin’i (a.s) yalnız bırakmayacaklarına dair tek tek söz vermişlerdi.

Hüseyin (a.s) onlardaki bu yoğun isteği görünce daha fazla diretmemiş, bu kez de Akil’in çocuklarını muhatap alarak onları uyarmaya çalışmıştı:

-Müslim b. Akil’in şehadeti size yeter! Artık musibet arayışına çıkmayın. İstediğiniz yere gidebilirsiniz!..

Akil’in çocukları, ana şefkatinden mahrum bırakılmaya çalışılan çocuklar gibi, öne atılarak cevap vermişlerdi:

-Senden ayrı olmak mı? Asla!.. Eğer seni yalnız bırakırsak halk bize ne der, onların cevabını nasıl veririz sonra! “İmam’ımızı düşman safları arasında yalnız bırakıp kaçtık, onu savunamadık; düşmanına karşı ne bir ok attık, ne mızrak attık, ne de onlardan birini yaraladık” diyebilir miyiz? Allah’ın adına yemin ederiz ki, biz seni asla bırakmayacağız. Çünkü bizler canımızı, malımızı ve ailemizi senin yolunda feda etmeye ant içmişiz!..

Herkes susmuştu. Konuşmak isteyenler varsa da, kalplerinde yüklü olan duygularını nasıl cümlelere dökeceklerini düşünmekteydiler. Bunlardan biri de Müslim b. Avsece’ydi. İmam’a olan bağlılığını dile getirmek için öne atıldı:

-Bu kan içen canilerle nasıl seni baş başa bırakabiliriz ey Hüseyin! Allah’a ne cevap veririz sonra? Yemin ederim ki, daima yanında kalacağım ve şehit oluncaya dek yanından asla ayrılmayacağım!

Müslim’in bu sözlerinden Said b. Abdullah da etkilenmişti:

-Ey Allah Resûlünün evladı! Allah şahidim olsun ki, Resul-u Ekrem’in (s.a.a) vasiyetine uyarak seni asla yalnız bırakmayacağım! Yanında savaşırken öleceğimi, sonra tekrar dirileceğimi, sonra ikinci kez ateşe atılıp yakılacağımı ve bunun yetmiş kez tekrarlanacağını bilsem dahi Allah’a yemin ederim ki, yine de senden yüz çevirmeyeceğim! O halde nasıl senden ayrılabilirim? Halbuki pekâla bilmekteyim ki, sadece bir kez öldürüleceğim ve ardından sonsuz bir makam elde edeceğim...

Konuşmak için öne çıkan üçüncü kişi Züheyr b. Kayn’di. O da çoktan beri konuşamadığı için bir hayli sabırsızdı. Nihayet konuşma fırsatı ona da gelmiş, içindeki duyguları açığa vurabilmişti:

-Senin yanında bir değil, bin kez ölmeye razıyım ey Hüseyin! Allah’a yemin ederim ki, kendi canımdan çok, senin ve ailenin sağ kalmasını istemekteyim.

Hüseynîlerin tümü teker teker imamlarının yanına gelerek biatlerini tazelemişler, son nefeslerine dek yanında kalacaklarına dair ant içmişlerdi.

Yaşlı gözler şimdi Hüseyin’e (a.s) çevrilmişti. O yüce şahsiyetin sessiz kalışı, sadık ashabına karşı rızayetini gösterirken kimileri de düşmanın çokluğundan korkarak Hüseynî çadırlardan ayrılmaya başlamıştı bile. Onlar için hayat, Hüseyin’in kanından daha pahalı, daha değerliydi anlaşılan!..

Artık gidenler gitmiş, kalanlar kalmıştı. İmam Hasan’ın (a.s) oğullarından Kâsım, bir ara amcasını yalnız görünce yanına yaklaşarak içindeki bir merakı gidermeye çalışmıştı:

-Amcacığım! Az önce, yanında kalanların yarın öldürüleceklerini söylemiştin. Acaba yarın ben de sizinle birlikte öldürülecek miyim?

Hüseyin, Kâsım’ı dinlerken kardeşi Hasan’ı (a.s) hatırlamıştı. Kardeş yadigârına o kadar sevgisi vardı ki, kalbinde olanları kelimelerle aksettirmek istememekteydi. Bu yüzden daha değişik bir tarzla karşılık verecekti:

-Ey kardeşimin oğlu! Senin katında ölüm nasıl bir şeydir?

-Baldan daha tatlı!

-O halde bilesin ki, ey yeğenim; epey acı çektikten sonra sen de benimle birlikte öldürüleceksin!..

YARIN KAN AKACAK!

Gece, yüksekten aşağıya doğru süzülen bir şelale gibi iyice çökmüştü Kerbela çölüne. Hüseynîler bu saatten itibaren savaş hazırlıklarına başlamışlar, savaş sırasında düşman ordusunun kadınlara ve çocuklara baskın yapabileceklerini düşünerek çadırların etrafına hendekler kazmışlardı. Hendekleri doldurmak, böylece saldırı sırasında düşmanın yaklaşmasını önlemek için kazılan hendekleri ateşe vermek üzere gereken çalı çırpı ve odun parçaları temin edilmişti.

Artık herkes kendi çadırındaydı. Pek yakında madde aleminden mana alemine yolculuk yapacakları için son anlarını dahi değerlendirmek istemekteydiler.

Namazlar, Kuran tilavetleri ve ilahi dergâha münacatlar... Bunların tümü, yegâne maşuklarına hediyeydi Hüseynî yiğitler tarafından. Kerbela, o zamana kadar hiç bu kadar ibadeti bir arada görmemişti nedense...

Ve bir türlü bitmek bilmeyen sabır gecesi... Zillete boyun eğmemek, zulmün karşısında hakkı haykırmak ve böylece İslam’da “kıyam” denen bir şeyin olduğunu gelecek nesillere duyurmak için Yezîdilerin karşısında bir dağ oluşturan bu azınlık, bir an evvel şehit olup Hakk’ın dergâhına varmak için sabırsızlanmaktaydı.

Onlar bunu düşünürken ertesi günün neler getireceğini, yarın neler olacağını çok iyi bilmekteydiler: Kurbanlar verilecek, kan akıtılacak, Hak Teâla tarafından iman ve ihlasları denenecek ve nihayet öldürüleceklerdi. Onlar, tüm bunlara rağmen yine de mutluydular.

Hüseyin’in (a.s) çocuklarından Zeyn'ül-Abidin (a.s), günlerden beri pek vahim bir hastalığa yakalanmıştı. Hasta yatağından başını kaldırarak babasını izlemeye koyulmuştu. O yiğit önder Rabb’iyle o kadar meşguldü ki, ibadet halinde bir değil, bin düşman askeri üzerine yürüse haberi olmayacaktı belki de...

Zeyn'ül-Abidin (a.s), dikkatle babasını temâşa ederken çadırlarının önünde birinin olduğunu fark etmişti. Dışarıda bekleyen Ebuzer-i Gifari’nin sadık kölesi Cevn’di. Cevn, içeri girebilmek için efendisinden izin istiyordu.

Savaşçıların kılıçlarını tiz ve keskin yapmada mahir olan Cevn, iyi bir kılıç tamircisiydi. İzin alır almaz içeri girmiş, görevini yapmak için hemen işe koyulmuştu. Cevn kılıçlarla uğraşırken İmam Hüseyin de bir yandan manalı manalı şiirler okumaya başlamıştı:

 

Ah ey felek!

Ne kadar da kötü bir arkadaşmışsın meğer!

Sana eşlik eden dostların yarın ölecekler

Oysa sen hâla geceyle gündüzü sıralamaktasın

Kader kimi isterse alır, götürür

Karşılığında bir bedel de istemez

Sonuçta herkes Allah'a dönecek

Ve her canlı benim yolumu izleyecek

 

Zeyn'ül-Abidin (a.s), babasının tekrar tekrar okuduğu bu şiirin ardından bir anda gözleri dolmuştu. Sanki babasının başına gelecekleri bu şiirden çıkarıyor gibiydi. Ancak Zeynep, kardeşinin yanık yüreğiyle okuduğu bu şiirden oldukça etkilenmişti. Bulunduğu yerden ayağa fırlayıp İmam'a sarıldı ve feryat etmeye başladı:

-Ne kötü bir musibet bu ya Rab! Keşke ölüm sizden önce bana gelse! Babam Ali'yi, anam Zehra'yı ve kardeşim Hasan'ı bugün yitirmiş gibiyim; ey Ehl-i Beyt'ten geriye kalan ve ey geride kalanların feryadına yetişen kardeşim!

İmam Hüseyin (a.s) kardeşini perişan bir halde görünce bağrına basıp teselli etmeye çalıştı. Sonra eliyle kardeşinin gözyaşlarını silip buruk bir edayla seslendi:

-Kardeşim! Dikkatli ol, sakın ola ki şeytan sabrını elinden almaya kalkışmasın!

Ancak İmam da hüzünlüydü. Kûfelilerin yaptığı vefasızlıklar onu bir hayli etkilemişti. Başını aşağı eğerek kendi kendine fısıldadı:

-Eğer güvercinler kendi hallerine bırakılsalardı huzur içinde uyurlardı!

Zeynep daha da kederlendi. İkinci kez kardeşine sarılıp feryat etmeye başladı:

-Ah kardeşim, ölüme teslim oluyorsun demek! Senin yokluğunu düşünmek bile beni perişan ediyor.

Gözü yaşlı hatun daha fazla dayanamayıp İmam'ın kolları arasında bayıldı. Bunun üzerine İmam, onu yavaşça yere uzattı. Daha sonra su getirip yüzüne serpti. Zeynep serin suyun etkisiyle kısa sürede kendine geldi. İmam, kardeşinin yavaş yavaş gözlerini açtığını görünce yumuşak bir edayla ona teselli verdi:

-Kardeşim! İlahi takvadan ayrılma... ve Allah'ın sana takdir ettiği şeylere karşı sabret. Bilesin ki yeryüzündekiler bir gün ölecek, gökyüzündekiler de (onlarla birlikte) yok olup gidecek. Mahlukâtını kudretiyle yaratan, insanları diriltip kendi katına çıkaracak olan Allah'tan başka herşey yok olucudur. O ki, birdir ve ortağı da yoktur. Kardeşim! Ceddim Resul-u Ekrem benden daha iyiydi, babam Ali benden daha iyiydi, annem Fatıma benden daha iyiydi, kardeşim Hasan benden daha iyiydi; ancak onlar da bu dünyadan göçüp gittiler. O halde bana ve tüm Müslümanlara Allah Resulü en güzel örnektir.

Benim güzel kardeşim; sakın ola ki ölümümden sonra feryat etmeyesin, yüzünü gözünü tırnaklamayasın, yüksek sesle ağlayıp sesini nâmahreme duyurmayasın! Zira düşman, feryadının çokluğuyla daha da sevinir, galeyana gelir...

Hüseyin (a.s), Zeynep’e hitaben yaptığı bu uyarının hemen ardından yarenlerinin yanına giderek boş kalan çadırlardan birini erkeklerin temizlik ihtiyaçlarını giderebilmeleri için hazırlamalarını emretti.

Hüseyin (a.s) hazırlanan çadıra girdikten sonra sıra oluşturulmuş, onun hemen ardından Bureyr’in içeri gireceği kararlaştırılmıştı. Bureyr çadırın yanına geldiğinde yanında bulunan arkadaşlarından biriyle şakalaştı. Onun bu hareketine kimse bir anlam verememişti. İçlerinden biri merakla sordu:

-Ey Bureyr! Şimdi şaka yapmanın sırası mı?

Bureyr, neşesini bozmadan cevap verdi:

-Sizler de çok iyi bilmektesiniz ki, ben çocukluğumdan bu yana asla yersiz şakalar yapmamışımdır. Ama şimdi o kadar mutluyum ki, kendime hakim olamıyorum bile. Aziz dostlarım! Yarın şehit olup ebedi saadete ve sonsuz nimete kavuşacağımı kesin olarak biliyorken nasıl mutlu olmam?..

Kızıl Feryat / Metin ATAM