|Ana Sayfa|   |Kerbela'nın Tahlili|  

Kerbela Olayı Öncesi Durumlar

"Bismillahirrahmanirrahim. Bu Hüseyin b. Ali b. Ebutalib'in, İbn-i Hanefiyye'ye diye bilinen kardeşi Muhammed'e vasiyetidir. Hüseyin şehadet ediyor ki, Allah'dan başka bir ilah yoktur. Muhammed (s.a.a) de O'nun kulu ve elçisidir; hakkı (İslam'ı) Hak (Allah) tarafından getirmiştir. Cennet ve cehennem haktır, kıyamet günü vuku bulacaktır; onun vuku bulmasında hiçbir şüphe yoktur. Allah Teala, kabirdekileri diriltecektir. Ben azgınlık, makam, fesat ve zulüm yapmak için -Medine'den- çıkmadım. Ben ceddimin  ümmetini ıslah etmek, marufa emir, münkeri nehyetmek, ceddim Resulullah (s.a.a) ve babam Ali b. Ebitalib'in gidişatıyla gitmek için kıyam ettim. Öyleyse kim bu gerçeği benden kabul ederse (bana itaatte bulunursa) Allah'ın yolunu kabul etmiştir ve kim de bunu reddederse (bana itaatte bulunmazsa), Allah benimle bu kavmin arasında hükmedene kadar sabrederim (kendi yolumu tutup giderim), Allah hükmedenlerin en hayırlısıdır. Kardeşim! İşte bu benim sana olan vasiyetimdir. Tevfik Allah'tandır; O'na tevekkül ediyorum ve dönüşüm de yine O'nadır."

İmam (a.s) sonra mektubu sararak yüzüğüyle mühürleyip kardeşi Muhammed'e verdi ve onunla vedalaşarak gecenin karanlığında Medine'den çıktı.[2]

İMAM HÜSEYN (A.S)'IN MEKKE'YE HAREKETİ

Taberî ve Şeyh Mufid şöyle kaydetmişlerdir: İmam Hüseyin (a.s) Velid'in meclisinden çıkınca Velid birini Abdullah b. Zübeyr'e gönderdi. İbn-i Zübeyr bazı bahanelerle işi uzatarak gecenin karanlığında Medine'den çıktı ve ana yolu bırakıp sapa yoldan Mekke'ye doğru hareket etti.

Velid, sabahleyin İbn-i Zübeyr'in kaçtığını öğrenince arkasına adamlar gönderdi; fakat adamları Zübeyr'i bulamayarak eli boş geri döndüler.

Abdullah b. Zübeyr'in Mekke'ye kaçmasıyla, Velid ve hükümet düzeni tüm dikkatini İmam Hüseyin (a.s)'a yöneltti ve o gün ikindi vakti birini İmam (a.s)'ın peşine gönderdi. İmam Hüseyin (a.s), Velid'in elçisinin cevabında, "Sabaha kadar bekleyelim, bakalım ne olacak" dedi. Bu cevabı alınca İmam Hüseyin (a.s)'ı rahat bıraktılar. İmam (a.s) da aynı akşam Mekke'ye doğru hareket etti ve Medine'den çıkarken şu ayeti okudu:

"(Musa, etrafı) kollayarak korku içinde oradan çıktı: Rabb'im, beni şu zalim kavimden kurtar" dedi."[3]

Bu yolculukta, İmam Hüseyin Abdullah b. Zübeyr'in tam aksine sapa yoldan değil, ana yoldan hareket etti.[4]

Taberî ve diğerleri şöyle kaydetmişlerdir: Abdullah b. Ömer, yolda kendini İmam Hüseyin (a.s)'a ve Abdullah b. Zübeyr'e ulaştırarak onlara, "Allah'tan korkun; Müslümanların birliğini bozmayın" dedi.[5]

Abdullah b. Muti' de İmam Hüseyin (a.s)'la görüşerek, "Fedanız olayım! Nereye gidiyorsunuz" dedi. İmam (a.s), "Şimdilik Mekke'ye gidiyoruz; gelecek için de Allah'tan hayır diliyoruz" buyurdu. Abdullah, Allah hayır versin ve bizi de sana feda etsin. Mekke'ye ulaşınca sakın Kufe'ye yaklaşmayasınız; çünkü orası uğursuz bir şehirdir. Orada baban öldürüldü, kardeşine saygısızlık yapıldı ve canına kastedildi; neredeyse canından olacaktı.

Allah'ın emin evinde kal; sen Arab'ın efendisisin; Hicaz halkı her taraftan sana doğru yönelecektir. Tüm yakınlarım sana feda olsun. Sakın haremden çıkma; Vallahi eğer sen öldürülecek olursan hepimiz helak oluruz.

İmam Hüseyin (a.s) yoluna devam etti; nihayet Cuma günü, Şaban ayının üçünde, "Medyen'e doğru yönelince: Umarım ki Rabb'im beni doğru yola iletir, dedi"[6] ayetini okuyarak Mekke'ye girdi.

Abdullah b. Zübeyr de Mekke'ye gelerek doğru Mescidu'l-Haram'a gidip Ka'be'nin yanında yer aldı. Her gün namaz kılıp tavaf yapıyor ve diğerleriyle birlikte İmam Hüseyin (a.s)'ın de huzuruna çıkarak o hazretle müşavere ediyordu; oysa İmam Hüseyin (a.s)'ın Mekke'de olması Abdullah b. Zübery için her şeyden daha ağır geliyordu. Çünkü Hüseyin (a.s) Hicaz'da olduğu müddetçe bölge halkının kesinlikle kendisine biat etmeyeceklerini çok iyi biliyordu o. Çünkü İmam Hüyin (a.s)'ın şahsiyeti halkın gözünde Abdullah b. Zübeyr'den çok daha yüce olup İmam (a.s)'a çok daha fazla itaat ediyorlardı.[7]

Hicaz halkı İmam Hüseyin (a.s) Mekke'de olduğu sürece, sürekli o hazretin huzuruna çıkıyor, İslam dünyasının dört bir yanından gelen hacılar, umre yapanlar ve diğerleri o hazretin huzurunda bulunuyorlardı.[8]

O yılda Yezid, Velid b. Utbe'yi Medine valiliğinden alarak Mekke ve Medine valiliğini ikisini bir arada Amr b. Said'e bıraktı.[9]

Muaviye'nin ölüm haberi ve İmam Hüseyin (a.s)'la Abdulah b. Zübeyr'in ve Abdullah b. Ömer'in Yezid'e biat etmekten sakındıkları haberi Kufe halkına ulaşınca bir araya toplanarak birlikte İmam Hüseyin (a.s)'a şu mektubu yazdılar:

"Ama sonra; zorba ve zalim düşmanını helak eden Allah'a hamdolsun. Kendisini ümmete tahmil eden, zorbalıkla hükümeti ele geçiren ve hiç kimsenin yönetimine razı olmadığı bir kişiydi o… O halde Semud kavmi gibi yok olsun.

Şimdi bizim bir imam ve öncümüz yoktur. O halde bize yönel ki Allah Teala senin vasıtanla bizi doğru yola ve hak yola hidayet etsin.

Nu'man b. Beşir sadece hükümet konağında hükümet ediyor. Çünkü biz halk olarak ne onun kıldırdığı Cuma namazına gidiyor ve ne de bayram namazlarına katılıyoruz. Senin davetimizi kabul edip bize yöneleceğini bilirsek onu Kufe'den çıkarıp Şam'a kadar kovarız…"

Kufe halkı bu mektubu iki kişiyle Mekke'de olan İmam Hüseyin (a.s)'a gönderdi. Elçiler var güçleriyle Kufe'yle Mekke arasındaki mesafeyi katederek Ramazan ayının onunda İmam Hüseyin (a.s)'ın huzuruna çıkarak Kufelilerin mektubunu o hazrete verdiler.

Birinci mektubun gönderilişinden iki gün sonra, Kufe halkı aralarından üç kişiyi, önde gelen kişilerin yazmış olduğu ve her biri bir veya iki kişi ve bazen dört kişi tarafından imzalanan elli üç mektupla birlikte İmam Hüseyin (a.s)'ın huzuruna gönderdiler. Peşinden, iki gün sonra, iki kişiyi daha göndererek o hazrete şöyle yazdılar:

"Mümin ve Müslüman taraftarları ve Şiileri tarafından Hüseyin b. Ali'nin huzuruna. Ama sonra; şimdi bize doğru hareket et; halk sabırsızlıkla sizin gelişinizi ve sizinle görüşmeyi beklemekte ve sizden başka iman ve önder tanımamaktadırlar. O halde hemen bize doğru hareket et; acele et. Allah'ın selamı üzerinize olsun."

Yine Kufe'nin ileri gelenlerinden bir grubu o hazrete şöyle bir mektup yazdılar: "…Bir ordu sana hizmet etmek için gelişini beklemektedir; Allah'ın selamı üzerinize olsun."[10]

Tarih-i Taberî'de geçen bir rivayete göre, Kufe halkı o hazrete şöyle yazdılar: "Sana yardım etmek için yüz bin savaşçı savaşmaya hazırdır."[11]

MÜSLİM B. AKİL'İN KUFE'YE GÖNDERİLİŞİ

Ayrıntılarını açıkladığımız gibi, elçiler arka arkaya geliyor ve İmam Hüseyin (a.s)'a mektuplar gönderiyorlardı; nihayet İmam Hüseyin (a.s) onlara cevap olarak şöyle yazdı:

"Mümin ve Müslümanlar grubuna! Ama sonra; tüm haberlerinizi ve açıkladığınız şeyleri anladım; çoğunuzun sözü şuydu: "Bizim başımızda imam ve önderimiz yoktur; bize doğru gel de Allah şayet senin vesilenle bizi hakk ve hidayete yönlendirir."

Şimdi ben, ailem arasında itimat ettiğim kardeşim ve amcam oğlu Müslim b. Akil'i size doğru gönderiyorum. Ona, halinizi, düşüncelerinizi, görüşlerinizi yakından öğrenip neticeyi bana bildirmesini emrettim.

Eğer o, hepinizin, aranızdaki akıl ve fazilet sahibi kimselerin görüşünün de, elçilerinizin huzuren anlattıkları, mektuplarınızda okuduğum ve zikrettiğiniz gibi olduğunu yazarsa, ben de inşallah pek yakın bir zamanda size doğru hareket edeceğim. Kendi canıma andolsun Allah'ın Kitabına amel edip adaleti uygulayan, hak dinle dindar olup, Allah yolunda sakınan kimseden dışında imam yoktur. Vesselam."[12]

Sonra Müslim b. Akil'i bu iş için Kufe'ye gönderdi.[13] Müslim de İmam Hüseyin (a.s)'ın emrini yetine getirmek için Kufe'ye doğru hareket etti.

Müslim Kufe'ye girdikten sonra, Şiiler onun etrafından toplandılar ve şiddetle ağladıkları halde İmam Hüseyin (a.s)'ın mektubunu dinlediler. Sonunda onlardan on sekiz bin kişi "Eba Abdullahi'l-Hüseyin" adına Müslim'e biat ettiler.[14]

Müslim bunu görünce İmam Hüseyin (a.s)'a şu mektubu yazdı: "Ama sonra; "Öncü kendi dostlarına yalan söylemez."[15] Kufe halkından on sekiz bin kişi bana biat edip ahitleştiler. Bu mektup elinize ulaşınca hemen Kufe'ye gelin; halkın hepsi sizinle birliktedir ve Muaviyeoğulları'na uymuyorlar. Vesselam."[16]

Bir rivayette de şöyle geçiyor: "Kufe halkından yirmi beş bin kişi Müslim b. Akil'e biat etmişlerdi!" Diğer bir rivayete göre de bu sayı kırk bin kişiydi.[17]

Kufelilerin, Müslim'in İmam Hüseyin (a.s)'a mektubundan sonra Müslim'e biat etmeye devam edip böylece sayılarının yirmi beş bin kişiye ve sonra da kırk bin kişiye ulaştığı söylenebilir.

Taberî kendi tarihinde şöyle yazıyor: Şiilerden bir grubu Basra'da toplanarak İmam Hüseyin (a.s) hakkında görüştüler ve sonuçta onlardan bazıları İmam Hüseyin (a.s)'a ulaşmak için Basra'dan çıkıp o hazrete ulaştılar. İmam (a.s)'la birlikte hareket edip uğrunda şehid oldular. (Bunun nedeni ise) İmam Hüseyin (a.s)'ın daha önce mektup yazarak onlardan yardım istemesidir.[18] Taberî daha sonra şöyle yazıyor:

Sonunda Yezid, Nu'man b. Beşir'i Kufe valiliğinden alarak oranın valiliğini Basra'yla birlikte Ubeydullah b. Ziyad'a bıraktı[19] ve ona mir mektup yazarak Müslim'i yakalayıp ortadan kaldırmasını emretti!

Ubeydullah Kufe'ye giderek Şiileri takip etmeye başladı. Müslim de Ubeydullah'ın girişimlerine karşı kıyam etti; fakat ona biat eden Kufeliler, saygınlığını korumayarak onu tek başına Yezid'in tüm ordusuyla savaşması için yapayalnız bıraktılar!

Bu eşit olmayan savaşta, İbn-i Ziyad'ın taraftarlarından birinin kılıcı Müslüm'in üst dudağını keserek ön dişlerini kırdı. Müslim o haliyle Kufe sokaklarında yiğitçe savaşıp direniyordu. Askerler evlerin üzerinden onu taş yağmuruna tutmuşlardı ve aynı zamanda kamış bağlarını yakıp onun üzerine atıyorlardı.

Sonunda bu savaşta İbn-i Ziyad'ın askerlerinin komutanlığını yapmakta olan Muhammed b. Eş'as, taş parçalarıyla bedeni paramparça olan, artık savaşmaya gücü kalmayan, bir duvara yaslanarak zorla nefes alan Müslim'e hitap ederek, "Ey Müslim! Sen amandasın; kendini ölüme verme" diye seslendi. Müslim, "Ben amanda mıyım?!" dedi. Eş'as, "Evet" dedi; peşinden askerleri de, "Evet; sen güvencedesin!" diye bağırdılar. Müslim, "Eğer bana aman vermeseydiniz size teslim olmazdım" dedi. Müslim'in bu sözüyle İbn-i Ziyad'ın askerleri onun etrafını sararak hemen silahını aldılar. Müslim bunu görünce, "Bu sizin ilk ihanetinizdir; hani aman vermiştiniz?!" dedi. Sonra ümitsizce İbn-i Eş'as'a dönerek şöyle dedi: "Görüyorum ki sen beni koruma becerisine sahip değilsin ve senin verdiğin aman bana yaramıyor. Benim için bir iyilik yapar. Hüseyin'e bir elçi göndererek benden taraf ona bir mesaj ulaştır. Çünkü bugün-yarın Hüseyin'in çoluk-çocuğuyla size doğru hareket edecek; tüm endişem bu açıdandır benim. Göndereceğin elçin benden taraf Hüseyin'e şöyle desin:

"Akil'in oğlu (Müslim), Kufe halkının elinde esir olduğu halde beni sana gönderdi; onun, akşama sağ çıkmaya ümidi yoktur. O diyor ki tüm Ehlibeytinle birlikte geri dön ve Kufe'ye gelme. Aksi durumda öldürüleceksin. Kufe halkın seni aldatmasın; onları, ölerek veya öldürülerek yüzlerini görmemeyi arzulayan babanın ashabıdır. Kufeliler sana ve bana yalan söylediler ve yalancının sözüne güven olmaz!"

İbn-i Eş'as bunu yapacağına dair söz vererek, vallahi böyle yapacağım ve İbn-i Ziyad'a da senin benim amanımda olduğunu söyleyeceğim, dedi.

Sonunda İbn-i Ziyad'ın askerleri Müslim'i yüzünden başından kan döküldüğü o halde tutuklayarak İbn-i Ziyad'ın yanına götürdüler. İbn-i Ziyad'la Müslim arasında bir tartışma geçti; nihayet İbn-i Ziyad, andolsun canıma seni öldüreceğim, dedi! Müslim, "Öyle mi?!" dedi. İbn-i Ziyad, "Evet; öyle" dedi. Müslim, "O halde müsaade et de akrabalarımdan birine vasiyette bulunayım" dedi. Sonra İbn-i Ziyad'ın meclisinde olanlara göz attı ve onların arasından Ömer b. Sa'd'a hitap ederek, "Ey Ömer!" dedi, "Seninle aramızda akrabalık bağı var. Şimdi benim senden yerine getirmen gereken bir isteğim var; fakat bu bir sırdır; onu gizli tutmak zorundasın.

Ömer, Müslim'in isteğini kabul etmekten yüz çevirdi; fakat İbn-i Ziyad, "Amcan oğlu Müslim'in isteğini kabul etmekten çekinme, dedi. Bunun üzerine Ömer kalkarak Müslim'le birlikte, İbn-i Ziyad'ın gördüğü bir köşeye çekildiler. Ömer orada oturarak Müslim'in vasiyetini dinledi. Müslim, Ömer b. Sa'd'a şöyle vasiyet etti:

"Ben Kufe'ye geldiğim günden bu yana yedi yüz dirhem borçlandım; onu benim malımın geriye kalanından öde. Cenazemi İbn-i Ziyad'dan alarak toprağa ver. Kufe'ye gelmesini engellemesi için birini Hüseyin (a.s)'a gönder. Çünkü ben ona mektup yazarak Kufe halkının onunla birlikte ve onun taraftarı olduğunu yazdım; kesinlikle şu anda o Kufe'ye doğru yola koyulmuştur."

Müslim bütün sözlerini bir sıra olarak gizlice Ömer b. Sa'da söylediği halde, Ömer b. Sa'd, Müslim'in tüm sözlerini İbn-i Ziyad'a söyledi. İbn-i Ziyad, Ömer b. Sa'd'ın Müslim'ın sırrını açığa vurması nedeniyle Ömer b. Sa'd'a dönerek, "Emin kişi ihanet etmez; fakat bazen hain kişi emin sayılır!" dedi. Sonra Müslim'i hükümet konağın üzerine götürerek orada boynunu vurmalarını emretti. Sonra Müslim İbn-i Eş'as'a dönerek şöyle dedi:

"Vallahi eğer sen bana aman vermeseydin, asla teslim olmazdım. Şimdi senin amanına önem vermiyorlarsa kalk da kılıcınla beni savun!"

Müslim'i hükümet konağının merdivenlerinden yukarı çıkardılar. Müslim tekbir söyleyip Allah'tan bağışlanma diliyor, Allah'ın peygamberlerine ve meleklerine selam ediyor ve diyordu ki: "Allah'ım! Bizimle bizi aldatıp sonra inkar eden, bize sırt çeviren, yalnız ve yardımcısız bırakan kimselerin arasında sen hükmet."

Cellat, hükümet konağının üstünde, sokağa bakan kenarında merhametsizce onun başını bedeninden ayırdı ve başından sonra bedenini de bu olaya seyirci olan halkın arasına attı!

Sonra İbn-i Ziyad, Hani b. Urve'yi pazara götürüp başını vurmalarını emretti. Daha sonra her ikisinin de başını bir mektupla birlikte Şam'da olan Yezid'e gönderdi!

Yezid, Ubeydullah b. Ziyad'ın bu hizmeti karşısında ona şöyle yazdı:

"Ama sonra; senden ancak bu beklenirdi. Akıllıca davrandın, yiğitçe ve cesur bir şekilde bu büyük işte ayak direttin; adımların sağlam ve sabit kaldı; yeterli ve doğru bir şekilde davrandın ve benim, senin hakkındaki zannımı yakine çevirdin…"[20]

İMAM HÜSEYİN (A.S) IRAK'A GİTMEYE HAZIRLANIYOR

Evet; Müslim b. Akil bu şekilde şehadete ulaştı. Fakat İmam Hüseyin (a.s), Müslim'in mektubunu aldıktan sonra Irak'a hareket etmek üzere hazırlandı. Abdullah b. Zübeyr, İmam Hüseyin (a.s)'ın Irak'a gitmek istediğini öğrenince o hazretin huzuruna çıkarak şöyle dedi:

"-Ey Resulullah'ın (s.a.a) torunu!- eğer Irak'da benim de sizin gibi taraftarlarım olsaydı, her bölgeden daha fazla orayı tercih ederdim." (İbn-i Zübeyr, bu sözlerle suçlanmamak için sonra şöyle devam etti) "Ama bununla birlikte Hicaz'da kalıp da Müslümanlara önderlik yapmak isteseniz Allah'ın izniyle size karşı muhalif bulmazsınız,."

Abdullah b. Zübeyr, İmam Hüseyin (a.s)'ın huzurundan çıkınca, İmam (a.s), kendi ashabına şöyle buyurdu:

"Bu adamı dünya malından hiçbir şey benim Hicaz'dan çıkıp Irak'a doğru hareket etmem kadar sevindirmez. Çünkü benim Hicaz'da olduğum müddetçe kendisinin hükümetten bir nasip alamayacağını ve halkın ben olduğum halde ona yönelmeyeceğini çok iyi biliyor. İşte bu nedenle, meydanın kendisine kalması için benim buradan gitmemi istiyor." [21]

Hicretin altmışıncı yılında Zilhicce ayının sekizinci günü İmam Hüseyin (a.s)'la Abdullah b. Zübeyr, Ka'be'nin kapısıyla Hicr-i İsmail arasında görüştüler. Abdullah, o hazrete, "Eğer kalıp hükümeti ele geçirmek istersen, biz de size bîat edip, sizinle aynı fikri savunur ve sizi desteklemekten çekinmeyiz" dedi.

İmam (a.s) ona cevaben şöyle buyurdu: "Babam, makamperest ve şöhret peşinde olan bir kişinin hiç çekinmeden Ka'be'nin saygınlığını çiğneyeceğini bildirmiştir bana; o kişi ben olmak istemiyorum."

Bunun üzerine Abdullah b. Zübeyr, "O halde istersen burada kal ve hükümet işini bana bırak. Senin emrine itaat edilir ve kimse de sana muhalefet etmez!" dedi.

İmam Hüseyin (a.s), "Bunu da istemiyorum" dedi. Sonra ikisi de seslerini alçaltarak kendi aralarında yavaş konuştular.[22]

Başka bir rivayette şöyle geçmektedir: Abdullah b. Zübeyr, İmam Hüseyin (a.s)'la fısıldaşarak konuştu. Bunun üzerine İmam Hüseyin (a.s) bize yönelerek şöyle buyurdu: "Abdullah b. Zübeyr bana, sen Mescidu'l-Haram'da otur; ben halkı senin etrafına toplarım; oysa Allah'a andolsun ki, Mekke'den bir karış uzakta öldürülmem, orada öldürülmemden daha iyidir. Allah'a andolsun baykuş kovuğunda bile saklansam, istediklerini başıma getirmek için beni oradan çıkarırlar. Vallahi Yahudiler, Cumartesi'nin saygınlığını gözetmediği gibi, bunlar da benim saygınlığımı gözetmeyeceklerdir!"[23]

Tarih-i İbn-i Asakir ve Tarih-i İbn-i Kesir'de İmam Hüseyin (a.s)'ın şöyle buyurduğu geçer: "Eğer ben falan yerde ve filan mekanda öldürülsem, kanım Mekke'de dökülmesinden daha iyidir."[24]

Sonra İmam Hüseyin (a.s) tavaf yaptı, peşinden Safa'yla Merve arasında sa'y yaptıktan sonra saçından biraz kısaltarak haccı umreye dönüştürüp ihramdan çıktı.[25]

İmam Hüseyin (a.s) ve İbn-i Abbas

Tarih-i Taberî ve diğer kaynaklarda şöyle geçer: İmam Hüseyin (a.s) Kufe'ye doğru hareket etmek için hazırlanınca İbn-i Abbas o hazretin huzuruna çıkarak konuşması esnasında ona şöyle dedi:

"Bu şehirde kal; sen Hicaz'ın efendisi ve büyüğüsün. Eğer Irak halkı dedikleri gibi, gerçekten seni istiyorlarsa, ilk önce düşmanları olan Yezid'in valisini kendi şehirlerinden dışarı çıkarıp kovmalarını yaz onlara. İşte ancak o zaman Irak'a hareket etmen doğru olur. Fakat eğer her şeye rağmen yine de Mekke'den çıkma hususunda ısrar ediyorsan o halde Yemen'e doğru hareket etmen daha hayırlıdır. Zira o bölgede babanın bir çok Şiileri bulunmakla birlikte, geniş toprakları, sağlam kaleleri ve yüksek de dağları vardır. Böylece, Yezid hükümetinin kudretinden uzak kalır, kendi faaliyetlerine devam eder, mektup ve elçiler vasıtasıyla da halkı kendi tarafına davet edebilirsin. Bu durumda bu yolda sıkıntı ve üzüntü duymaksızın hedefine ulaşmanı umarım."

İmam Hüseyin (a.s)'ın, Abdullah b. Abbas'a cevaben şöyle buyurdu:

"Ey amca oğlu, Allah'a andolsun ki senin, bana karşı şefkatli olup benim hayrımı istediğini biliyorum.  Fakat ben Irak'a doğru hareket etmeye karar aldım ve yola çıkmaya hazırlandım."

Bunun üzerine İbn-i Abbas, "O halde kadınları ve çocuklarını götürme. Çünkü senin de Osman gibi kadınların ve çocuklarının gözleri önünde öldürülmenden korkuyorum!" dedi.

Ahbaru't-Tival kitabında Abdullah'ın bu sözlerinden sonra İmam Hüseyin (a.s)'ın ona, "Amca oğlu! Kadınlarla çocuklarım yanımda olmadan yola çıkmam" buyurduğu geçer.[26]

Başka bir rivayette ise, İmam (a.s)'ın İbn-i Abbas'a, "Falan yerde veya filan mekanda öldürülmem Mekke'de öldürülmemden ve böylece haramin saygınlığının çiğnenmesinden daha iyidir."

İbn-i Abbas bu sözleri duyunca şiddetle ağladı.[27] Bir rivayete göre de İbn-i Abbas şöyle dedi: "Onun bu sözlerinden sonra öldürüleceğine emin oldum ve ondan umudumu kestim."[28]

İmam Hüseyin (a.s)'ın Haşimoğulları'na Mektubu

"Kamil-üz Ziyarat" kitabında şöyle naklediyor: Hüseyin b. Ali (a.s), Mekke'den kardeşi Muhammed-i Hanefiyye ve diğer Haşimoğulları'na şu mektubu yazdı:

"Bismillahirrahmanirrahim. Hüseyin b. Ali'den, Muhammed b. Ali ve diğer Haşimoğullarına! Ama daha sonra; sizlerden hanginiz bu seferde bana eşlik ederse şehadete kavuşur; benimle beraber olmayanlar ise zafere ulaşmayacaktır. Vesselam." [29]

İbn-i Asakir şöyle diyor: İmam Hüseyin (a.s) Medine'ye bir mektup gönderdi. O mektup sonucu, Abdulmuttalib oğullarından sonuna kadar o hazretle birlikte  olan bir grup kendilerini İmam Hüseyin (a.s)'a ulaştırdılar. Muhammed b. Hanefiye de onların peşinden Mekke'ye doğru hareket etti…[30]

İmam Hüseyin (a.s) ve Kardeşi Muhammed b. Hanefiyye

Luhuf kitabında şöyle geçer: İmam Hüseyin (a.s) sabahında Mekke'den çıkmak istediği gece Muhammed b. Hanefiyye ona ulaşarak şöyle dedi: "Kardeşim!  Kûfe halkının,  baban Ali ve kardeşin Hasan'a karşı yaptıklarını biliyorsun. Ben bu insanların sana karşı da aynı muameleyi yapmalarından korkuyorum. Öyleyse uygun görürsen burada kal; çünkü sen Mekke'den herkesten daha saygınsın ve tüm tatsız olaylardan güvencedesin"

İmam (a.s) kardeşine cevaben şöyle buyurdu: "Kardeşim! Ben, Yezid b. Muaviye'nin beni Allah'ın evinde hileyle öldürtmesinden ve böylelikle de o evin saygınlığının çiğnenmesinden korkuyorum."[31]

İmam Hüseyin (a.s)'ın Hareketinin Engellenişi

İmam Hüseyin (a.s), hicretin altmışıncı yılında Zilhicce ayının sekizinde Salı günü[32] Kufe'ye gitmek üzere Mekke'den ayrıldı; fakat yolda o hazretin hareketini engellemek için gelen Mekke valisi Amr b. Sa'd'ın askerleriyle karşılaştı.

Bu iki grup arasında tartışma çıktı; hatta kırbaçla birbirlerine saldırdılar. Fakat sonunda İmam Hüseyin (a.s) ve ashabı onları kendilerinden uzaklaştırarak yollarına devam ettiler. Onlar da İmam Hüseyin (a.s)'e hitaben şöyle dediler:

"Ey Hüseyin! Sen cemaatten ayrılıp ümmet arasında ihtilaf çıkarmakla Allah'tan korkmuyor musun?!" İmam Hüseyin (a.s), onlara cevap olarak şu ayeti okudu: "Benim yaptığım bana, sizin yatığınız size. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım!" (Yunus, 41)[33]

Abdullah b. Cafer ve Vali'nin Mektubu

Abdullah b. Cafer[34] iki oğlu "Avn" ve "Muhammed" vasıtasıyla, İmam Hüseyin (a.s)'a şöyle bir mektupta yazdı: "Ama sonra; bu mektup eline ulaştığında Allah için karar vermiş olduğun bu yolculuktan vazgeçip hemen Mekke'ye geri dön. Çünkü bu yolculukta öldürülmenden ve çoluk çocuğunun perişan olmasından korkuyorum; çünkü eğer sen öldürülecek olursan Allah'ın yeryüzündeki nuru söner; oysa sen hidayete erenlerin bayrağı ve müminlerin ümidisin. Dolayısıyla, hareket etmekte acele etme; zira ben de müteakiben kısa bir süre sonra size ulaşacağım. Vesselam"

Abdullah b. Cafer, bu mektubu yazıp göndermekle de yetinmeyip (Yezid b.  Muaviye tarafından,  Medine'nin azledilmiş valisinin yerine tayin edilen ve zahirde hac emri unvanıyla, gerçekte ise İmam'a suikast tertiplemek için görevlendirilmiş ve bu yüzden Mekke şehrinde bulunan) Amr b. Saîd'dan, İmam Hüseyin (a.s) için bir güvence mektubu yazıp göndermesini, hediye ve benzeri şeylerle İmam (a.s)'ın gönlünü almasını istedi! Amr da İmam Hüseyin (a.s)'a şöyle yazdı:

Ama sonra; Allah'tan seni helaketlerden korumasını ve doğru yola hidayet etmesini niyaz ediyorum. Irak'a doğru hareket ettiğini haber verdiler bana! Ben, ihtilaf ve ikilik çıkarmaktan Allah'a sığınmanı diliyor ve sonunda bu yolda canını kaybetmenden endişeleniyorum. Şimdi Abdullah b. Cafer ve Yahya b. Said'i -valinin kardeşi- sana gönderiyorum; onlarla birlikte geri dön; benim yanımda emniyet, rahatlık, iyilik ve size karşı güzel davranış bulacaksın…"

Abdullah ve Yahya validen bu mektubu alarak İmam (a.s)'a götürdüler. Mektubu İmam (a.s)'a Yahya'nın kendisi okudu. Sonra ikisi de ısrarla İmam (a.s)'ı maksadından vazgeçirmeye çalıştılar. Fakat o hazret kabul etmeyerek şöyle buyurdu: "Ben rüyamda Resulullah (s.a.a)'i gördüm ve bu rüyada, ondan taraf çok önemli bir işe emredildim. İster zararıma olsun, ister yararıma, o işi yapmam gerekir."

Rüyada ne gördün diye sorduklarına ise şöyle buyurdu:

"Bu rüyamı hiçbir kimseye söylemiş değilim. Rabbimle mülakat edene dek de hiç bir kimseye söylemeyeceğim."[35]

Daha sonra Amr b. Saîd'in güvence mektubuna cevap olarak şu mektubu kaleme aldı: "Ama sonra; insanları Allah'a davet eden ve ben Müslüman'ım diye bir kimse, Allah'a ve Resulüne muhalefet etmiş sayılmaz. Sen bana güvence mektubu göndermiş, beni iyiliğe, sıla-î rahme davet etmişsin. Ancak şunu bil ki, en hayırlı güvence; Allah'ın güvencesidir. Dünyada Allah'tan korkmayan kimse kıyamet günü Allah'ın güvencesinden mahrum kalır. O halde biz kıyamet günü Allah'ın güvence ve rahmetinde olmak için Allah'tan dünyada korkmayı diliyoruz. Eğer senin, bu aman nameden kastın gerçekten de sıla-î rahim ve benim yararım içinse mükafatını görürsün."[36]

Umre Bint-i Abdurrahman'ın Mektubu

Tarih-i İbn-i Asakir'de şöyle geçer: Abdurrahman kızı Umre[37] de İmam Hüseyin (a.s)'a bir mektup yazarak, o hazretin yapmak istediği işin büyüklüğünü bildirerek ondan Yezid'e itaat etmesini ve halkla birlikte olmasını istedi; özellikle o hazretin tuttuğu yolun onu kurbangâhına götürdüğünü vurguladı! Ve peşinden şöyle ekledi: "Tanıklık ediyorum ki ben Aişe'den, Resulullah (s.a.a)'in, "Hüseyin Babil topraklarında öldürülecektir" buyurduğunu duydum.

İmam Hüseyin (a.s), Umre'nin mektubunu okuyunca, "O halde benim kurbangâhıma gitmem gerekiyor" buyurdu ve merkebini sürdü.[38]

İmam Hüseyin (a.s) ve Abdullah b. Ömer

Tarih-i İbn-i Asakir'de şöyle geçer: Abdullah b. Ömer kendi mülkünde İmam Hüseyin (a.s)'ın Irak'a doğru hareket ettiğini duyunca hemen onunla arasındaki üç günlük mesafeyi katederek o hazrete ulaştı ve onu Irak'a gitmekten sakındırdı. O hazret kabul etmeyince Ömer'in oğlu Hüseyin (a.s)'ı kucaklayarak, "Öldürüleceğin için ebediyen hoşça kal" dedi![39]

Futuhu'l-A'sem, Maktel-i Harezmî, Musiru'l-Ahzan ve diğer kaynaklarda şöyle geçer: İmam Hüseyin (a.s)'ın Irak'a doğru hareket ettiği haberi Abdullah b. Ömer'e ulaşınca, hemen kendisini o hazrete ulaştırarak ona Yezid'e itaat etmeyi ve onun karşısında teslim olmayı önerdi! İmam Hüseyin (a.s) bunun üzerine şöyle buyurdu: "Ey Abdullah! Yahya b. Zekeriya'nın başını İsrailoğulların'dan bir fahişeye hediye götürdüklerini bilmiyor musun…?! Allah yanında dünyanın alçaklığı için bu yeter…" Sonra şöyle ekledi: "Allah Teala onları cezalandırmada acele etmedi; fakat sonunda çok şiddetli bir şekilde onları yakalayarak azaba düşürdü." Sonra, "Ey Ebu Abdurrahman! Allah'tan kork ve bana yardım etmekten sakınma" buyurdu![40]

İmam Hüseyin (a.s)'ın Irak'a Hareketi

İmam Hüseyin (a.s)'ın Hutbesi

Musiru'l-Ahzan kitabında şöyle geçer: İmam Hüseyin (a.s) Abdullah b. Ömer'le konuştuktan sonra ayağa kalkarak bir hutbe okuyup şöyle buyurdu:

"Bütün hamdlar Allah'a mahsustur. Allah neyi dilerse o olur. Kuvvet ve kudret ancak Allah'tandır.

"Gerdanlık kızların boynuna yazıldığı (ona gerekli olduğu) gibi ölüm de insan oğlunun alnına yazılmıştır. Yakup, Yusuf'u görmeyi arzu ettiği gibi ben de atalarımı görmeyi arzu ediyorum. Bana, varacağım bir katligâh tayin edilmiştir. Öyle ki, o ıssız çöllerin yırtıcı kurt ve hayvanlarının (Kûfe ordusunun), Nevavis ve Kerbela arasındaki bir yerde benim uzuvlarımı parçaladıklarını, aç karın ve boş dağarcıklarını benim bedenimle doldurduklarını adeta gözlerimle görüyorum! Allah'ın kaza kalemiyle yazılmış olan böyle bir günden kurtuluş yoktur. Allah'ın razı olduğu şeye biz Ehl-i Beyt de razıyız. O'nun bela ve imtihanı karşısında, sabır ve istikamet gösteriyoruz; O, sabredenlerin sevabını bize (tamamıyla) verecektir. Resulullah (s.a.a)'in bedeninin parçası olan evlatları, ondan hiçbir zaman ayrı düşmeyeceklerdir. Cennette de onun yanında olacaklardır. Peygamber (s.a.a)'in gözü onları görmekle aydınlanacak ve onlar hakkındaki vaadi de gerçekleşecektir.

Şimdi kim bizim uğrumuzda canını vermeye ve Allah'ı mülakat etmeye kendini hazırlamışsa bizimle birlikte göçsün; ben Allah'ın izniyle sabahleyin buradan göçeceğim."[41]

Şuna dikkat edilmesi gerekir ki, biz bu hutbeleri ve konuşmaları naklederken onların ne zaman ve nerede nakledildiklerini incelemek ve bu incelemeden elde ettiğimiz sonuç üzerine onları düzenlemek istemiyoruz; bizim bu araştırmadan hedefimiz, İmam Hüseyin (a.s), ashabı ve dönemindeki kişiler açısından  o hazretin şehadeti hakkında açık ve gerçek bir görüntü sergilemek ve böylece İmam Hüseyin (a.s)'in şehadetinin felsefesini ve onun etkilerini tanıyabilmektir. İşte bu nedenle, bu hedefe ulaşmak için vuku bulan olaylar ve konuşmalardan bu kadarının yeterli olduğunu sanıyoruz.

Yezid'in Emirleri

İmam Hüseyin (a.s)'ın Mekke'den Irak'a doğru hareket ettiği haberi Yezid'e ulaşınca Ubeydullah b. Ziyad adına şu fermanı verdi:

"Bana, Hüseyin'in Kufe'ye doğru hareket etmekte olduğunu haber verdiler. Şüphesiz bu kadar zaman ve mekanlar arasında senin hüküm sürdüğün mekan, zaman ve hükümetin belaya müptela olmuştur ve bu kadar valilerim arasında sadece sen bu kadar büyük bir imtihanla karşı kaşıyasın! Şimdi böyle bir olay karşısında sen iki yolun arasındasın; ya özgürlük yolunu tutarsın ya da kulluk yoluna dönersin!"[42]

Yezid bu fermanda şuna işaret etmiş olabilir: Ubeydullah'ın babası Ziyad, Ubeyd ve Sumeyye isminde iki kölenin çocuğudur;[43] Muaviye kendi siyaseti gereğince onu babası Ebusüfyan'a nispet vermiş ve böylece cahiliye döneminin kabile örfüne göre Emevî ve azat bir kişi sayılmıştır!

Şimdi Yezid, Ziyad'ın oğlunu, "Hüseyin karşısında vazifesini yerine getirmeyecek olursan seni Ebusüfyan'la ilişkini keserim ve tekrar köleliğe dönersin" diye tehdit etmektedir!

Başak bir rivayette, Mekke valisi Amr b. Said'in de Ubeydullah b. Ziyad'a buna benzer bir mektup yazdığı geçer![44]

İmam Hüseyin (a.s)'ın Şair Ferazdak'la Görüşmesi

İmam Hüseyin (a.s) Safah bölgesine giderken yolda şair Ferazdak b. Galib o hazretle karşılaştı. Ferazdak İmam Hüseyin (s.a.a)'e şöyle dedi: "Ey Resulullah'ın torunu! Babam ve annem sana feda olsun; -hac farizasını yapmadan- Mekke'den böyle acele bir şekilde çıkmanızın sebebi nedir?"

İmam Hüseyin (a.s), "Eğer acele etmeseydim beni yakalayacaklardı" buyurdu ve sonra Kufe halkının durumu haber aldı. Ferazdak, "Halkın kalpleri sizinle, kılıçları ise Yezid'ledir. Takdir Allah'ın elindedir" dedi.

İmam (a.s) onun bu sözüme karşılık şöyle buyurdu: "Doğru söyledin, takdir Allah'ın elindedir ve Allah dilediği şekilde yapar; Rabbimiz her gün bir iştedir (her gün için yeni bir emri vardır.) Eğer kaza ve kader dilediğimiz şekilde olursa, Allah'a nimetleri karşısında şükrederiz; şükretmek için bize yardım edecek de O'dur. Eğer kaza ve kader, bizimle isteğimiz arasında engel olur, işlerimiz dilediğimiz şekilde gitmezse, yine de niyeti hak ve batını takva olan (kalbine takva hükmeden) bir kimse, doğru yoldan çıkmamıştır." İmam Hüseyin (a.s) bu sözden sonra Ferazdak'a, "Esselamu aleyk" diyerek merkebini sürdü.[45]

İmam Hüseyin (a.s) Haciz bölgesine vardığında Kufe halkına bir mektup yazarak Zilhicce'nin sekizinde Mekke'den Kufe'ye doğru hareket ettiğini onlara haber verdi.[46]

İmam Hüseyin (a.s)'ın Abdullah b. Muti'yle Görüşmesi

İmam Hüseyin (a.s) bu yolda, Abdullah b. Muti-i Advî'yi[47] gördü. Abdullah İmam (a.s)'a, "Ey Resulullah (s.a.a)'ın oğlu! Babam, anam sana feda olsun! Sizi bu yolculuğa mecbur eden şey nedir?" diye sordu. İmam Hüseyin (a.s), dorumu ona bildirdi. Bunun üzerine Abdullah b. Muti şöyle dedi: "Ey Resulullah (s.a.a)'in oğlu! Sana Allah ve İslam'ın hatırlatıyorum; sakın onlara saygısızlık etmeyesin! Seni Allah'a and veriyorum; Resulullah (s.a.a)'in ve Arab'ın saygınlığını koru. Çünkü vallahi Ümeyyeoğulları'nın elindeki şeyi elde etmek istersen kesinlikle seni öldürürler ve eğer seni öldürecek olurlarsa artık hiç kimseden çekinmezler! Vallahi sana saygısızlık, İslam, Kureyş ve Arab'a saygısızlıktır. O halde bir şey yapma; Kufe'ye gitme ve Ümeyyeoğulları'na dokunma!"

İmam Hüseyin (a.s) Abdullah'ın dinlemeyerek yoluna devam etti.[48]

Başka bir rivayette, İmam (a.s)'ın Abdullah Muti'nin cevabında, "Allah'ın dilediği dışında bize bir şey ulaşmaz" buyurduğu geçer.[49]

Hüseyin (a.s)'ın Öldürüleceğine Kim İnanırdı!

Yukarıdaki görüşün tam aksine, kendisi hilafet düzeninin ashabından ve o düzene bağlı olan Abdullah b. Amr-ı As, halkı İmam Hüseyin (a.s)'ı izlemeye teşvik ediyordu. Şair Ferazdak İmam Hüseyin (a.s)'la görüştükten sonra bu konuda şöyle diyor:

İmam  Hüseyin (a.s)'la görüştükten sonra Mekke'ye girince, Mescidu'l-Haram'ın bir köşesinde güzel bir çadırın kurulmuş olduğunu fark ettim. Yaklaştığımda Abdullah b. Amr-ı As'ın çadırı olduğunu anladım. Sonra onu görmeye gittim. Abdullah hal hatır sorudu. Ben de İmam Hüseyin (a.s)'la görüştüğümü bildirdim. Abdullah, "Eyvahlar olsun sana!" dedi, "Neden onunla gitmedin? Vallahi o zafere ulaşıp hükümeti ele geçirecek; hiçbir silah onun ve ashabının üzerinde etki bırakmayacak!"

Ferazdak diyor ki, "Abdullah'ın sözleri içime sindi. Dolayısıyla İmam Hüseyin (a.s)'a ulaşıp onun beraberinde gitmeye karar verdim; fakat bir an peygamberlerin başlarına gelenler ve öldürüldüklerini hatırlayınca, İmam Hüseyin (a.s)'a birlikte hareket etmekten vazgeçtim…![50]

Zuheyr b. Kayn'la Görüşmek

İmam Hüseyin (a.s) Zurud konağında[51] konaklayarak Osman'ın taraftarlarından olan[52] Zuheyr b. Kayn'la görüştü. Zuheyr'in yol arkadaşlarından biri olan ravi bu görüşmeyi şöyle anlatıyor:

Biz Hüseyin (a.s)'la Mekke'den birlikte bir doğrultuda çıktık; fakat birbirimizden ayrı hareket ediyor, birlikte bir yerde konaklamıyorduk. Çünkü bizim için Hüseyin (a.s) ve ashabıyla bir yerde konaklamak kadar kötü bir şey olamazdı! İşte bu nedenle Hüseyin (a.s) hareket edecek olursa Zuheyr durmamızı ve bir yerde konakladığında da hareket etmemizi emrediyor. Nihayet konaklamaktan başka bir çaremiz olmayan bir menzile ulaştık. Hüseyin (a.s)'la ashabı bir köşede ve biz de diğer bir köşede konaklayarak yemek hazırlamaya başladık. Oturup yemek yemekle meşgul olduğumuz bir sırada Hiseyin (a.s)'ın elçisi gelerek selam verdi. Sonra, "Ey Zuheyr!" dedi, "Ebu Abdullah -Hüseyin- beni göndererek sizden yanına gelmenizi istedi." Ravi diyor ki, -bunun üzerine- elimizdeki lokmalar yere düştü; sanki ölüm silahı başımızın üzerinde dönüyordu! Tam o sırada, kocasına seslenen Zuheyr'in eşinin seniyle kendimize geldik. O şöyle diyordu: "Subhanellah! Resulullah (s.a.a)'in oğlu seni çağırıyor da sen gitmiyor musun? Git bak ne diyor?!"

Zuheyr kalkarak İmam Hüseyin (a.s)'ın elçisiyle birlikte o hazretin çadırına gitti; ama çok geçmeden sevinçli bir yüzle geri dönerek çadırını toplayıp İmam Hüseyin (a.s)'ın çadırlarının bulunduğu bölgeye kurmalarını emretti. Sonra eşine dönerek boşanma akdini okuyup, "Sen boşsun; ailene dön. Ben almış olduğum karar nedeniyle sana hayırdan başka bir şeyin ulaşmasını istemiyorum" dedi. Sonra arkadaşlarına dönerek sözlerine şöyle devam etti: "Sizlerden kim isterse benimle gelebilir; aksi durumda bu bizim son görüşmemiz olacaktır!"

Başka bir rivayete göre de, Zuheyr kendi arkadaşlarına şöyle dedi: "Hanginiz şehadeti istiyorsa benimle birlikte gelsin ve şehadet istemeyen ise başına alıp gitsin."[53] Sonra şöyle devam etti: "Size bir konuyu söyleyeyim: Biz Lencer savaşına katılmıştık. Allah bizi muzaffer etti ve çok miktarda ganimetler edindik. O savaşta komutanımız olan Selman-i Bahilî, o kadar ganimet elde etmemiz nedeniyle bizim tavsif edilmez neşe ve sevincimizi görünce, "Allah'ın sizi galip kılıp size bu kadar ganimet nasip etmesinden dolayı seviniyor musunuz?" dedi. Biz, "Elbette!" dedik. Bunun üzerine, "Bir gün Resulullah (s.a.a)'ın Ehl-i Beyt'inin efendisiyle[54] görüşüp onun komutasında savaşırsanız sevinciniz, bu zafer ve ganimetleri elde etmekten daha fazla olacaktır" dedi. Şimdi ey arkadaşlar! Bu, o gündür ve ben bu nedenle sizlerle ebedi olarak vedalaşmaktayım.[55] O sırada Zuhery'in eşi şöyle seslendi: "Allah sana hayır versin. Senden kıyamet gününde Hüseyin'in ceddinin huzurunda beni de anmanı istiyorum."

Müslim ve Hani'nin Öldürülme Haberi Ulaşınca

İmam Hüseyin (a.s), Sa'lebiyye konaşına[56] varınca, Esedoğulları kabilesinden iki kişi arkadaşlarında naklen, Kufe'den çıktığında Müslim b. Akil ve Hani b. Urve'nin öldürülmüş olduklarını ve onun kendi gözleriyle onların ayaklarından tutarak cenazelerini çarşı ve sokaklarda gezdirdiklerini gördüğünü haber verdiler!

İmam Hüseyin (a.s) bu haberi duyunda, "İnna lillah ve inna ileyhi raciun. Allah onlara rahmet etsin" dedi ve bu sözünü birkaç defa tekrarladı. O iki kişi o hazrete, "Seni Allah'a ant veriyoruz ki kendi canına ve ailene acı ve buradan geriye dön; çünkü senin Kufe'de yar ve yardımcın yok; biz onların sana karşı savaşmasından korkuyoruz" dediler. Bunun üzerine Akil oğulları ayağa kalkara, "Hayır!" dediler, "Vallahi biz intikamımız almadıkça veya bu yolda kardeşimiz gibi öldürülmedikçe yolumuzdan dönmeyiz" dediler.

İmam Hüseyin Esedoğulları kabilesinden olan o iki kişiye bakarak, "Onlardan sonra artık yaşamanın ne faydası var?" dedi. O iki kişi bu cevabı aldıktan sonra İmam (a.s)'ın Kufe'ye gitmeye kararlı olduğunu anlayarak, "Allah size hayır versin" dediler. İmam (a.s) da, "Allah size merhamet etsin" şeklinde karşılık verdi.[57]

İmam Hüseyin (a.s)'ın İbn-i Eş'as ve İbn-i Sa'd'ın Elçileriyle Görüşmesi

Zehebi'nin Tarih-i İslam'ında şöyle geçer: İbn-i Sa'd, birini bir deveye bindirerek ona kendisini İmam Hüseyin (a.s)'a ulaştırarak ona Müslim b. Akil'in öldürüldüğünü haber vermesini söyledi.

Ahbaru't-Tival'da şöyle geçer: Hüseyin (a.s) Zübale konağında konaklayınca Muhammed b. Eş'as ve Ömer b. Sa'd'ın elçileri o hazretin huzuruna vararak, Müslim'in isteği üzerine İbn-i Eş'as ve İbn-i Sa'd'ın yazmış oldukları vuku bulan olayları, Kufelilerin sadakatsizliklerini ve biatlerini bozduklarını bildiren mektuplarını İmam Hüseyin (a.s)'a teslim ettiler. İmam (a.s) mektubu okuyunca olayın gerçek olduğun emin oldu.[58]

Taberî de şöyle yazmıştır: Muhammed b. Eş'as, Eyas b. Asl't-Tâî'yi İmam Hüseyin (a.s)'a göndererek ona, "Hüseyin (a.s)'a ulaşarak bu mektubu ona ver" dedi. İbn-i Eş'as, Müslim'in söylediklerinin tümünü bir mektupla İmam (a.s)'a bildirdi. Eyas, Zubale menzilinde İmam (a.s)'a ulaşarak durumu o hazrete bildirip Eş'as'ın mektubunu kendisine teslim etti. İmam (a.s) olanları öğrendikten sonra şöyle buyurdu: "Allah'ın takdir ettiği şey gerçekleşecektir. Biz Allah Teala'nın huzurunda kendimizi ve ümmetimizin bozukluğunu söz konusu edeceğiz."[59]

İmam Hüseyin (a.s) Beraberindekilere Müslim'in Öldürüldüğünü Haber Veriyor

Taberî ve diğerleri şöyle naklederler: İmam Hüseyin (a.s) Kufe'ye doğru hareket ederken yol üzerinde hangi bölgeden geçiyorduysa o bölgenin erkekleri İmam (a.s)'ın peşine takılıyor, Kufe'ye doğru o hazrete eşlik ediyorlardı. Zubale konağına ulaşınca İmam (a.s), Ubeydullah b. Ziyad'ın, kendisinin elçi olarak Kufe'ye  gönderdiği Abdullah b. Yaktur'i tutuklayarak idam ettiğini öğrendi. İmam (a.s) eline ulaşan mektubu açarak beraberindekileri okuduktan sonra şöyle buyurdu:

"Bismillahirrahmanirrahim, Müslim b. Akîl, Hani b. Urve ve Abdullah b. Yektur'un üzücü şehadet haberi ulaşmıştır. Şiilerimizin, bize yardım etmekten vazgeçtiklerini ve bizi yalnız bıraktıklarını öğrendik. Şimdi sizden geri dönmek isteyen geri dönebilir ve bizden taraf onun üzerinde hiçbir hak yoktur!"

Halk bu haberi duyunca her taraftan İmam (a.s)'ın etrafından dağıldılar; nihayet İmam (a.s) ve onunla birlikte Medine'den gelenler kaldı!

İmam (a.s)'ın bu hareketinin nedeni şudur: O hazret, göçebe Araplarının, o hazretin ayak bastığı şehir ve bölgenin insanlarının kendisine itaat edeceklerini bildikleri için beraberinde geldiklerinden haberi vardı ve İmam (a.s), onların karşılaşacakları şeyden haberdar olmadan kendisiyle birlikte gelmelerini istemiyordu. Ve onların gerçekleri bilmeleri durumunda, canla, malla yardım etmek isteyenleri dışında kendisine bu harekette eşlik etmeyeceklerini çok iyi biliyordu.

İkrimeoğulları Kabilesinden Bir Kişiyle Görüşmesi

Ravi diyor ki sabahleyin İmam (a.s) gençlerin kendileriyle birlikte mümkün olduğu kadar fazla su almalarını istedi. Sonra hareket ederek Ukbe bölgesine[60] ulaştı ve orada İkrime kabilesinden bir kişiyle karşılaştı. O adam İmam (a.s), "Nereye gidiyorsunuz?" diye sordu. İmam (a.s), durumu kendisine anlattı. Adam, "Allah aşkına burada geri dönün. Çünkü vallahi ilerledikçe ancak mızrakların uçları ve kılıçların keskin ağızlarıyla karşılaşacaksınız! Sana mektup yazan bu ismini söylediğin kişiler eğer sana karşı alevlendirilen savaş ateşini kendi canlarıyla söndürselerdi, senin için ortamı hazırlayıp işleri senin lehine çevirselerdi ve sen böyle bir ortamda onlara gitseydin doğru ve hesaplanmış bir iş yapmış olurdu; fakat anlattığın böyle bir ortamda onlara doğru gitmeniz doğru olmaz. İmam (a.s) ona, "Ey Allah kulu!" dedi, "Bu bana saklı değil ve doğru olan da senin söylediğindir; fakat Allah'ın iradesi karşısında teslim olmaktan başka bir çare yoktur."[61]

Ahbaru't-Tival'da ise bu konuda şöyle geçer: "O adam (İkrimeoğlu) İmam'a, İbn-i Ziyad'ın Kasidiye'den Uzeyb'e kadar bölgeyi kendi süvarileriyle doldurup pusuda kendisini beklediğini haber vererek, "Bu durumda sana mektup yazanlara güvenme; onlar sana karşı savaşacak ilk kişilerdir…" dedi.[62]

Diğer bir rivayete göre de, İmam (a.s) ona cevap olarak şöyle buyurdu: "Vallahi onlar göğsümden kalbimi çıkarmadıkça beni bırakmayacaklardır. Böyle yaptıklarında da Allah Teala, onları zelil edecek birini onlara musallat edecek ve onlar insanların en zelili olacaklardır."[63]

Başka Bir Korkutucu

Tarih-i İbn-i Asakir ve Tarih-i İbn-i Kesir'de raviden şöyle geçer: Çölün ortasında bir çadır gördüm, "Bu çadır kimindir?" diye sorduğumda, "Hüseyin b. Ali'nindir" dediler. Bunun üzerine ileri giderek çadıra girdim. Orada, göz yaşları yüzüne ve sakalına döküldüğü halde Kur'an okuyan yüce bir kişi gördüm. "Babam, anam size feda olsun, ey Resulullah'ın oğlu! Kimsenin yaşamadığı bu bölgeye gelmenizin nedeni nedir?" diye sordum. İmam (a.s), "Bunlar Kufe halkının bana yazmış oldukları ve beni kendi topraklarına davet ettikleri mektuplardır; oysa ben onların beni öldüreceklerini görüyorum; eğer böyle yapacak olurlarsa Allah'ın bütün saygınlıklarını çiğnemiş olurlar. Sonra Allah onların üzerine onları zillete sürükleyecek birini musallat eder ve onlar, kadınların hayız için kullandıkları bez parçasından daha çirkin olurlar!"[64]

Bu rivayetleri karşılaştırdığımızda, İmam Hüseyin (a.s)'ın üç yerde, üç kişiyle konuşmasından -daha önce her şeyden haberi olduğu- onların kendisini öldüreceklerini, Allah'ın da onları zelil ve perişan edeceğini, onların üzerine birini musallat edeceğini haber verdiği ve yine sürekli bu gibi sözleri tekrarlayarak bu konuyu açıkça dile getirdiği anlaşılmaktadır.

Ali b. Hüseyin (İmam Zeynulabidin) şöyle buyuruyor:

"Biz her yerde İmam Hüseyin (a.s)'la birlikteydik. İmam (a.s) konakladığı ve göçtüğü her yerde Yahya b. Zekeriya'dan ve onun öldürülmesinden bahsediyordu. Bir gün şöyle buyurdu: Yahya b. Zekeriya'nın başının İsrailoğulları'ndan fahişe bir kadına hediye olarak götürülmüş olması dünyanın alçaklığı için yeter."[65]

İmam Hüseyin (a.s)'ın Hür'le Görüşmesi

İmam Hüseyin (a.s) Şeraf konağına vardı,[66] sabahleyin -oradan ayrılmak istediklerinde- İmam (a.s), beraberindekilerden, alabildikleri kadar oradan su almalarını istedi.[67]

Sonra Şeraf'tan ayrıldılar ve güneş tepeye gelinceye kadar öylece ilerlediler. O sırada İmam Hüseyin (a.s)'ın ashabından bir kişi yüksek sesle tek getirdi. İmam (a.s), "Neden tekbir getirdin" diye sordu; adam, "Uzakta bir hurmalık görüyorum!" dedi. Bölgeyi tanıyan Esedoğulları'ndan iki kişi, "Bu bölgede hatta bir tek hurma ağacı bile yok!" dediler. İmam (a.s), "O halde o ne olabilir?" diye sordu. O ikisi, "Çok sayıdaki atlılardır!" dediler. İmam (a.s), "Ben de böyle görüyorum. Acaba bu yakınlarda sığınabileceğimiz ve bu süvarilerle bir taraftan karşılaşabileceğimiz bir sığınak var mı?" diye sordu. Onlar, "Evet" dediler, "Bu yakınlarda Zuhasem denilen bir teper var; sol taraftan o tarafa doğru hareket edin; onlardan önce oraya ulaşabilirsek sizin istediğiniz gibi olur."

İmam Hüseyin o tarafa doğru hareket etti. Çok geçmeden tamamen belirginleşen atlılar onlara doğru yaklaştılar. Fakat İmam (a.s)'ın ashabı daha çabuk davranarak onlardan önce tepeye çıktılar. Sayıları bin kişiye varan Hür b. Yezid-i Tamimî'nin komutası altındaki atlılar o takat kesici sıcaklıkta gelerek öğlenin ilk vakitlerinde İmam Hüseyin (a.s)'la yarenlerinin önünde safa geçtiler. İmam (a.s), ashabının gençlerine, "Onlara su verin, susuzluklarını giderin; atlarını da sulayın" buyurdu.

İmam Hüseyin (a.s)'ın ashabı hemen o hazretin emrini yerine getirdiler; atlılara ve merkeplerine su verdiler. Kapları ve kırbaları suyla doldurup atların önünde tutuyorlardı. Hayvanlardan her biri üç-dört ve hatta beş defa su içiyor ve sonra başını kaldırıyordu. Suya doyunca suyu diğer bineklerin ağzının önünde tutuyorlardı; bu şekilde atların hepsine su verdiler.

Hürr'ün süvarilerinden olan Ali b. Taan-i Muharibî şöyle diyor: Ben Hürr'ün oraya ulaşan süvarilerinin sonuncusuydum. İmam Hüseyin (a.s) benim ve atımın şiddetli susuzluğunu görünce, bana hitaben, "Su çeken deveyi yatır" dedi. Ben İmam (a.s)'ın maksadını anlayamadım. Çünkü "raviye" kelimesi bizde "su kırbası" anlamına geliyordu! İmam (a.s), benim şaşkınlığımı görünce durumu anlayarak, "Ey kardeşimin oğlu! O su çeken deveyi yatır!" dedi. Ben deveyi yatırdım. İmam (s.a.a), "Şimdi su iç" buyurdu. Fakat ben o kadar şaşırmıştım ki ne yaptıysam su içemedim; su kırbanın ağzından yere dökülüyordu. İmam (a.s), bu durumu görünce, "Kırbanın ağzını kıvır" buyurdu. Fakat ben aptallaşmıştım; bu işi nasıl yapacağımı bilmiyordum! Nihayet İmam (a.s) kalkıp bana yardım ederek kırbanın ağzını kıvırdı; ben suya doyup merkebime de su verinceye kadar öylece bekledi.

Yazar şöyle diyor: Acaba araştırmacılar, İmam Hüseyin (a.s)'ın bin kişiye ve atlarına su verilmesini emredişini, o hazretin, sabahleyin gençlere yanlarına su almalarını emretmesinin ve onların da alabildiklerince su almalarının delili olalar görmüyorlar mı? Acaba İmam Hüseyin (a.s)'ın özellikle bu hususta dedesi Resulullah (s.a.a)'ten bir şey duymuş olduğu ve o hazretin de onu gayıpları bilen Allah'tan aldığı söylenemez mi?!

Taberî ve diğerleri şöyle diyorlar: Hasin b. Numeyr, Kadisiye'den Hürr'ü bin atlıyla böyle bir göreve göndermişti. Çünkü Ubeydullah b. Ziyad, kendi koruma ekibinin komutasını üstlenen Hasin'i Kadisiyye'ye giderek Katkataniyye'yle Hifan arasında silahlı askerler yerleştirmesi, yolu tamamen kapatıp geliş-gidişleri göz altında bulundurması için görevlendirmişti. Hasin bu görevi yerine getirmesi için İmam Hüseyin (a.s)'ın önünü kesip ilerlemesini önlemesi için Hürr'ü gönderdi.

Hürr'ün askerleri İmam Hüseyin (a.s) ve ashabının karşısında safa geçmişlerdi; nihayet öğle vakti girince İmam (a.s) müezzine ezan vermesini emretti. Sonra dışarı çıkarak Allah'a hamd ve senâdan sonra Hürr ve askerlerine hitaben şöyle buyurdu:

"Ey insanlar! Benim hücceti tamamlamak ve size karşı vazifeyi yerine getirmiş olmak için diyorum: Ben, "bizim önderimiz yoktur, davetimizi kabul edip bize taraf hareket et, tâ ki Allah Teala senin vesilenle bizi doğru yola hidayet etsin" şeklindeki gönderdiğiniz mektup ve elçilerinizden sonra size doğru geldim. Eğer bu davetlerinize sadıksanız işte ben size doğru gelmiş bulunmaktayım ve ahdinizi yenilemek için hazır bulunmaktayım. Şehir ve diyarınıza gelmem için bana bir güvence verin. Ama eğer benim gelmeme razı değilseniz, o zaman da geldiğim yere döner giderim."

Hürr'ün askerleri İmam (a.s)'ın söz karşısında susmayı tercih ettiler, hiçbir olumlu veya olumsuz cevap vermediler ve müezzine kamet getir dediler! Müezzin kamet getirdikten sonra İmam (a.s), Hürr'e yönelerek, "Kendi askerlerinle mi namaz kılacaksın?" buyurdu. Hürr cevaben: "Hayır, biz de sizinle beraber bir safta namaza duracağız" dedi.

Bunun üzerine İmam (a.s) namaza durdu. Hep birlikte İmam Hüseyin (a.s)'ın arkasında namaz kıldılar. Namazdan sonra İmam (a.s) kendi yerine döndü ve ashabı da etrafında toplandı. Hürr de dönerek kendisi için kurulan çadıra geçti; arkadaşlarından bir kaçı da etrafını sardı. Ordusu da kendi saflarında, her biri kendi atının yularını tutup onun gölgesinde oturmuşlardı.

İkindi vakti, İmam Hüseyin (a.s) hareket için hazır olmalarını emretti ve ondan önce müezzine ezan ve kamet okumasını emretti. Sonra dışarı çıkarak tekrar onlarla birlikte namaz kıldı ve sonra onlara yönelerek Allah'a hamd ve senâ edip şöyle buyurdu:

"Ey insanlar, eğer Allah'tan korkar, hakkın, sahibinin elinde olmasını isterseniz bu Allah'ın rızasına daha uygun olur. Peygamber'in Ehl-i Beyti olan bizler, velayet ve halka önderlik etmeye, hakları olmadığı halde bu makamı iddia eden, daima zulüm fesat ve tecavüz yoluna koyulan Ümeyyeoğulları'ndan daha lâyıkız. Eğer bizden hoşlanmayarak yüz çevirir, hakkımızı tanımaz ve de şimdiki görüşleriniz, davet mektuplarınızda yer alan görüşlerinizden farklı ise o zaman ben de geri dönerim."

Hürr ise, "Vallahi bizim bu davet mektuplarından hiçbir haberimiz yoktur" dedi.

İmam (a.s) "Ukbet b. Sem'ân"a,[68] "Kûfe halkının bana göndermiş oldukları mektuplarıyla dolu olan heybeyi getir buraya" buyurdu. Ukbe mektuplarla dolu heybeleri getirdi ve İmam (a.s) onların gözü önünde heybeleri boşalttı! Ama Hürr, "Biz sana mektup yazanlardan değiliz. Bizim tek görevimiz sana ulaştığımız zaman, seni Ubeydullah b. Ziyat'ın yanına götürünceye kadar senden ayrılmamaktır" dedi.

Bunun üzerine İmam Hüseyin (a.s), "Sen ölüme bu işi yapmaktan daha yakınsın" buyurdu ve sonra da ashabına, "Kalkın bineklerinize binin" buyurdu. İmam (a.s)'ın ashabı bineklerine bindiler ve sonra kadınların binmelerini beklediler. Daha sonra İmam (a.s) ashabına dönerek "Geri dönüyoruz" buyurdu. Hepsi atlarının yularını çevirince Hürr'ün askerleri onların önünü keserek hareket etmelerine engel oldular! Bunun üzerine İmam Hürr'e dönerek, "Anan mateminde otursun; benden ne istiyorsun sen?" buyurdu.

Hürr buna şöyle karşılık verdi: "Şunu bil ki, vallahi senin durumundaki başka bir Arap bana böyle bir şey söyleseydi, kim olursa olsun ben de annesini aynı şekilde anardım. Fakat vallahi ben senin annenin ismini ancak güzel bir şekilde ve hayırla anabilirim."

İmam (a.s), "O halde ne yapmak istiyorsun?" diye sordu. Hürr, "Seni Ubeydullah b. Ziyad'ın yanına götürmek istiyorum" dedi. İmam (a.s), "Bu durumda Allah'a andolsun kesinlikle kabul etmem" buyurdu. Bu söz aralarında üç defa gidip geldi. Sonunda Hürr, "Ben seninle savaşmaya görevlendirilmedim; benim görevin seni Kufe'ye götürünceye kadar senden ayrılmamaktır. Eğer bunu kabul etmiyorsan, kendiniz için ne Kûfe'ye ve ne de Medine'ye ulaşacak bir yol seçin; ben de bu arada fırsattan yararlanıp İbn-i Ziyad'ı bir mektup yazayım -böylece ne yapmam gerektiğini öğreneyim-; sen de eğer istersen Yezid b. Muaviye'ye veya İbn-i Ziyad'a mektup yaz; şayet böylece Allah Teala bir çıkış yolu gösterir de elime beni sana karşı savaşmaktan uzak tutan bir emir ulaşır."

İmam (a.s), "Olsun; bu taraftan gideriz" buyurdu; Uzeyb ve Kadisiye yolundan vazgeçerek ve yolun sol tarafını tuttu.

Oradan -Uzeyb'e- otuz sekiz mil kadar bir mesafe vardı. İmam Hüseyin (a.s) ashabıyla birlikte Uzeyb'e doğru hareket etti; Hürr ve ordusu da İmam (a.s)'ın yanında hareket ettiler.

İmam Hüseyin (a.s)'ın Orduya Konuşması

İmam Hüseyin (a.s), Beyza konağında kendi ashabı ve Hürr'ün ordusu için bir konuşma yaparak Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra şöyle buyurdu:

"Ey insanlar! Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki, her kim Allah'ın haramını helal bilen, ahdini bozan, Resulünün (s.a.a) sünnetine aykırı hareket eden, Allah'ın kullarına karşı zulüm ve haksızlık yapan zalim bir yönetici görür, ameli veya sözüyle ona karşı muhalefet etmezse, böyle bir adamı o zalimi sokacağı yere (cehenneme) sokmak Allah'a bir haktır. Ey insanlar! Bilin ki, bunlar (Ümeyyeoğulları) şeytana itaat etmekteler; Allah'ın itaatini terk ettiler. Fesadı yayıp ilahî sınırları aştılar. Fey'î (Peygamber ailesine has olan ganimeti) kendilerine ayırdılar. Allah'ın haramını helal, helalını da haram ettiler (emr ve nehiylerini değiştirdiler) Ben Müslüman toplumu hidayet etmeye ve onlara önderlik yapmaya, ceddimin dinini değiştiren fasitlerden daha layığım.

Biat ettiğinize, beni düşman karşısında yalnız bırakmayacağınıza ve yardımınızı benden esirgemeyeceğinize dair bana birçok davet mektuplarınız ve elçileriniz geldi. Bu biate sadık olduğunuz takdirde, saadet ve insanî değerlere ulaşmış olursunuz. Zira ben, Ali'nin ve Peygamber (s.a.a)'in kızı Fatıma'nın oğluyum. Vücudum siz Müslümanlarla, ailem de sizin ailenizle beraberdir (Çocuklarınız ve aileniz, benim çocuklarım ve ailem yerindedir. Benimle Müslümanların arasında hiçbir ayrılık yoktur.) Siz de bana uymalısınız. Eğer bunu yapmaz da bana karşı ahdinizi bozar ve kendi biatiniz üzerinde durmazsanız, zaten yeni bir şey yapmış sayılmazsınız. Çünkü babama, kardeşime ve amcam oğlu Müslim'e de aynı muâmeleyi yaptınız. Sizin sözlerinize güvenen kimse aldanmış olur. Siz, nasibinizi elde etmekte hata eden ve payınızı zayi eden kimselersiniz. Kim ahdini bozar da sözünün üzerinde durmazsa, yaptığı iş kendi zararına tamam olur. Allah-u Teala, beni sizden müstağni kılar inşallah. Vesselamu aleykum ve rahmetullahi ve berekatuh."

-İmam Hüseyin (a.s)'ın Başka Bir Hutbesi-

İmam Hüseyin (a.s) "Zihasm" konağında kendi ashabı arasında Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra şöyle buyurdu:

"İşte başımıza gelen olayı görmektesiniz. Gerçekten dünyanın durumu değişmiş, kötülükleri aşikar olmuş, iyilik ve faziletleri ortadan kalkmıştır. İnsani faziletlerden, ancak kabın içersinde kalan su damlacıkları kadar pek az bir şey kalmıştır. Halk zillet ve utanç dolu bir hayat sürdürmektedir. Hak üzere amel edilmediğini ve batıldan kaçınılmadığını görmüyor musunuz?! Böyle bir durumda mümin, Allah'a kavuşmayı (şehid olmayı) istemekte haklıdır! Ben, böyle bir ortamda ölümü saadet biliyorum, zalimlerle yaşamayı ise alçaklık."

Bunun üzerine Zuheyr b. Kayn-ı Becelî yerinden kalkarak İmam (a.s)'ın ashabına dönerek, "Siz cevap verecek misiniz veya ben konuşayım mı?" dedi. Oradakiler, "Sen konuş" dediler!

Sonra Zuheyr Allah'a hamd ve senâ ederek şöyle dedi: "Ey Resulullah (s.a.a)'in oğlu! Biz sizin sözlerinizi duyduk. Allah Teala her şeyde senin kılavuzun olsun. Eğer dünya ebedi olsa ve biz de onda sürekli yaşayacak olursak ve sana yardım etmemiz de onu kaybetmemize neden olursa, biz seninle birlikte kıyam etmeyi dünyada kalmaya tercih ederiz."

İmam Hüseyin (a.s), Zuheyr hakkında hayır duada bulundu; bu sırada Hürr, İmam Hüseyin (a.s)'a yaklaşarak hareket halinde yavaşça o hazrete, "Ey Hüseyin! Allah aşkına kendini helakete atma; çünkü eğer sen onlarla savaşacak olursan şüphesiz onlar seninle savaşacak ve gördüğüm kadarıyla bu savaşta sen öldürüleceksin" dedi. İmam Hüseyin (a.s), ona şöyle buyurdu:

"Sen beni ölümle mi korkutuyorsun? Beni öldürdükten sonra her şeyin düzeleceğini mi sanıyorsunuz?! Ben sana cevap olarak, Avs kabilesinden olan bir mümin kardeşin, Peygambere (s.a.a) yardım etmek istediğinde, "Nereye gidiyorsun; öldürüleceksin!" söyleyen amcasının oğluna hitaben söylediği şiiri okuyayım:

 

"Ölüme doğru gidiyorum;

Hedefi hak olup, Müslüman olarak cihad ederse

Canını feda ederek iyi kişileri savunursa

Kafirlerden uzak olup, cinayetkârlara karşı düşman  kesilirse

Ölüm yiğit için utanç vesilesi değildir.

-Kufe'den Yarenlerin Gelişi-

Hürr bu kararlı cevabı duyar duymaz, hiddetli ve sinirli bir halde ondan uzaklaştı; İmam (a.s)'la ashabı bir tarafa, Hürr'le arkadaşları da diğer tarafa gittiler. Nihayet Nu'man'ın katırlarının otlağı olan Uzeybu'l-Hicanat konağına ulaştılar.

Orada, Kufe tarafından dört kişinin kendilerine doğru gelmekte olduklarını ve Nafi b. Hilal'in "Kamil" ismindeki atını da arkada çektiklerini gördüler. Onların kılavuzluğunu Tirrimmah b. Adiy yapıyor ve şöyle şiir okuyordu:

 

Güzel devem ne olur zahmetimde incime

Yorulma sen; usanma çilelere gam yeme

 

Şafak henüz doğmadan, karanlığı boğmadan

Hareket et, yürü git, yerinde hiç durmadan

 

Eşsiz binicilere götür beni kendinle

En iyi yolculara götür beni kendinle

 

Öyle bir servere ki hürdür, göğsü geniştir

Allah getirmiş onu, işi en iyi iştir

 

Ya Rab, o pâk vücudu belalardan koru sen

 

Tirrimmah'ın İmam (a.s)'la görüşmeye olan arzusunu dile getiren şiirler, İmam (a.s)'ın huzurunda okununca İmam (a.s) onlara cevaben şöyle buyurdu:

"Allah'a andolsun ki ben, Allah Teala'nın her durumda -ister öldürülerek, ister galip gelerek- bizim hakkımızda iradesinin hayır olmasını ümit ediyorum..."

O sırada Hürr ileri çıkarak, "Bu birkaç kişi sizinle birlikte gelenlerden değil, Kufe halkındandır; dolayısıyla ya ben onları tutuklayacağım ya da Kufe'ye geri göndereceğim!" dedi.

İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Ben canımla onları savunacağım; bunlar benim yarenlerimdir ve sen Ubeydullah b. Ziyad'dan mektubunun cevabını alıncaya kadar bana karışmayacağına dair benimle sözleştin."

Hürr, "Doğrudur" dedi; "Fakat bunlar sizinle birlikte değillerdi!"

İmam (a.s), ona şöyle cevap verdi: "Bunlar benim yaverlerim olup benimle birlikte olan kimseler gibidirler; şimdi eğer benimle yapmış olduğun sözleşmeye bağlı kalmazsa seninle savaşırım."

Bu cevap Hürr'ün onları kendi hallerine bırakmasına neden oldu. Sonra İmam (a.s) yeni gelen kişilerden Kûfe halkının durumunu sordu. O dört kişiden biri olan Mucemma' b. Abdullah-i Aizî şöyle cevap verdi:

"Kûfe'nin büyükleri ve ileri gelenlerine, büyük rüşvetler verip isteklerini yerine getirerek gönüllerini alıp onların düşünce ve yardımlarından yararlandılar! Şimdi onlar yek vücut ve bir safta sana karşı ayaklanmışlardır. Diğer fertlere gelince, her ne kadar kalpleri seninle olsa da, yarın kılıçları sana karşı çekilecektir!"

İmam (a.s), "Size göndermiş olduğun elçimden ne haber var?" diye sordu. "Hangi elçi?" diye sorduklarında, İmam (a.s), "Kays b. Mushir-i Saydavi'den bahsediyorum!" buyurdu.

Bunun üzerine şöyle dediler: "Evet; Hasin b. Numeyr onu tutuklayarak Ubeydullah b. Ziyad'ın yanına gönderdi. Ubeydullah da ona minbere çıkarak sana ve babana kötü sözler söylemesini emretti! O da seni ve babanı çokça selamlayarak İbn-i Ziyad'la babasını lanetledi ve halka senin gelişini haber verip onları sana yardım etmeye davet etti. Bunun üzerine İbn-i Ziyad onu hükümet konağının üzerinden yere atmalarını emretti!"

İmam (a.s) bu üzücü haberi duyunca gözleri yaşlarla doldu; göz yaşlarını tutamayarak şu ayeti okudu:

"Mü'minlerden öyle erler vardır ki, Allah'a verdikleri sözde sadık kaldılar. Kimi adağını ödedi (şehit oldu), kimi de (şehit olmayı) bekliyor. Onlar asla verdikleri sözü değiştirmediler." (Ahzab, 23).

Daha sonra şöyle dua etti: "Allah'ım! Cenneti bizim ve onların yurdu et. Bizleri ve onları kendi rahmetine, zahire edilmiş sevaplarının en beğenilenine ulaştır."

Bu sırada Tirrimmah, İmam (a.s)'a yaklaşarak şöyle dedi:

"Vallahi ben senin yanında düzenli ve yeterli bir ordu görmüyorum; eğer sadece seni adım adım takip eden bu ordu bile sana karşı savaşırsa, senin yenilgiye uğramana yeter. Ben Kûfe'den ayrılmadan bir gün önce şehrin dışında, o güne kadar toplu olarak bir arada görmediğim toplanmış bir grup insan gördüm. Toplanmalarının sebebini sorduğumda "Bunlar Hüseyin b. Ali (a.s)'a karşı savaş hazırlığı yapıyorlar" dediler!

Böyle bir durumda Allah aşkına eğer mümkünse bir karış bile Kufe'ye yaklaşma. Eğer rahat bir  şekilde düşünüp karar verebilmek için Allah'ın seni düşmanların şerrinden koruyacağı bir sığınak istiyorsan gel seni evlerimizin bulunduğu "İcâ" denilen dağ sığınaklarına yönelteyim; biz Gassan, Himyer, Nu'man b. Munzir sultanlarının ve her siyah ve beyaz derili kişilerin kötülük ve şerrinden oraya sığınarak kendimizi onların şerrinden korurduk. Eğer orada düşman bize saldıracak olursa, zillet ve yenilgiden başka bir sonuca varamaz. Ben seninle birlikte o bölgeye gelip oradan "İcâ", "Selmî" ve Tay kabilesi" savaşçılarının peşine adamlar gönderip yardım isteriz; vallahi on gün geçmeden etrafından yaya ve atlı savaşçıları doldurur. O zaman istediği kadar bizim yanımızda kalırsı ve kıyam için uygun gördüğün bir zamanda kıyam edersin; ben Tay kabilesinden yirmi bin askerin senin huzurunda kılıç sallayıp seni savunacaklarına dair söz veriyorum. Onlardan biri sağ oldukça sana hiç kimse yaklaşamaz.

İmam Hüseyin (a.s) Tirrimmah ve kabilesi hakkında hayır duada bulunarak, "Bu insanlarla aramızda bir sözleşme yaptık biz; ben bu sözleşmenin aksine hareket edemem. Bakalım bizim ve onların arasındaki bu işin sonu ne olacak!" buyurdu.

İmam Hüseyin (a.s) öylece yoluna devam etti Kasr-ı Benî Mekatil konağına ulaşınca orada konakladılar. Orada kurulu bir çadırı görünce, "Bu kimin çadırıdır?" diye sordu. "Ubeydullah b. Hürr-i Cu'fî'nindir" dediler. İmam (a.s), "Onu benim çadırıma çağırın" buyurdu. İmam (a.s)'ın elçisi Ubeydullah'ın çadırına giderek, "Hüseyin b. Ali seni çağırıyor; çadırına gelmeni istiyor" dedi. Ubeydullah, "inna lillah ve inna ileyhi raciûn" söyledi ve, "Vallahi ben Hüseyin'in gelişine tanık olmamak için Kûfe'den çıktım. Vallahi ne Hüseyin'in beni ve ne de ben Hüseyin'i görmek istiyorum!" dedi. İmam (a.s)'ın elçisi geri dönerek olanları anlattı. Bunun üzerine İmam (a.s)'ın kendisi yerinden kalkarak ayakkabılarını giyip dışarı çıktı; Ubeydullah'ın çadırına giderek selam verip oturdu. İmam (a.s) onu kendisiyle birlikte kıyam etmeye davet etti! O da önceki sözlerini tekrarladı. İmam (a.s) ona cevaben şöyle buyurdu: "Eğer bize yardım etmiyorsan o halde bizi öldürenlerden olmaktan sakın; vallahi eğer biri bizim savaşımıza ve yardım feryadımıza tanık olur da bize yardım etmezse, kendini helak etmiş olur."

Umeydullah, "Allah'ın izniyle böyle bir şey olmayacaktır" dedi. İmam (a.s) bu cevabı aldıktan sonra kalkarak kendi çadırına gitti.

Okuyucularımız bu rivayetleri okuyunca İmam Hüseyin (a.s)'ın değişik yerlerdeki davranışları arasında çelişki görebilir. Örneğin, Zubale konağında etrafındaki orduyu bir konuşmasıyla dağıtırken burada Hürr'ün oğluna, ondan önce Zuheyr b. Kayn'a ve şurada, burada teker teker veya grup grup kendine yardıma davet ettiği diğer kişilere karşı davranışı arasında çelişki gözükebilir. Fakat gerçekte böyle değildir; ve eğer o hazretin herkesle ve her yerdeki sözlerine dikkat edilecek olursa, İmam Hüseyin (a.s)'ın, bayrağı altında toplanan, kendisine biat edip sadık kalan, marufu emredip münkerden sakındıran, Yezid gibi sapık önderlere biat etmeyen, hedeflerinde tamamen bilinçli olan, dünyanın çekicilikleri karşısında dağ gibi sebat gösteren, zalim emir sahipleri karşısında yıkıcı bir tufan olup ölüme gidecek kadar dirençli olan yardımcılar aradığı anlaşılır.

Yine Su Alın

Taberî ve diğerleri Ukbe b. Sem'an'dan şöyle nakletmişlerdir (biz Taberî'den naklediyoruz): Gecenin geç vakitlerinde İmam (a.s), yanımıza su almamızı emrettik; sonra hareket emri verdi. Biz İmam (a.s)'ın emri üzerine Kasr-ı Benî Mukatil konağından hareket etti; bir süre hareket ettikten sonra İmam (a.s) uyuklayarak başı aşağı sarktı; sonra uyanarak üç defa "inna lillah ve inna ileyhi raciûn; ve'l hamdulillahi rabbi'l-alemin" dedi ve bunu iki veya üç defa tekrarladı.[69] Bunun üzerine Ali b. Hüseyin, o hazrete, "Babacığım! Fedanız olayım; neden 'inna lillah ve inna ileyhi raciun' söylediniz?" diye sordu. İmam Hüseyin (a.s) şöyle cevap verdi: "Ben hafif bir uykuya daldım, bir süvari zahir olup şöyle diyordu: "Bu topluluk geceleyin yürüyor, ölüm de onları takip ediyor." Böylece onun bizim ölüm haberimizi verdiğini anladım."

Hz. Ali Ekber, "Allah sana kötü bir olay göstermesin; biz hak değil miyiz?" dediğinde İmam (a.s): "Kulların kendisine döneceği Allah'a andolsun ki biz hak yoldayız," buyurdu. Hz. Ali Ekber, "Öyleyse hak yolunda ölmekten hiçbir korkumuz yoktur" dedi.

İmam (a.s) bunu duyunca dua edip şöyle buyurdu: "Allah Teala bir evlada, babasından taraf vereceği en iyi mükafatla mükafatlandırsın seni."


 


[1] - Biz, Allame Meclisi'nin Biharu'l-Envar (c. 44, s. 329) kitabındaki rivayetini göz önünde bulundurarak Muhammed b. Ebutalib-i Musevî'nin ibaretinin seçtik.

[2] - Futuh-u İbn-i A'sem, c. 5, s. 34. Maktel-i Harezmî, c. 1, s. 188. "Ceddim Resulullah ve babam Ali'nin gidişatıyla" cümlesinden sonra tahrif edilerek, "Ve hidayet edici hulefa-i raşidinin gidişatıyla r.a" cümlesi de eklenmiştir. Oysa "raşidin" kelimesi, Ümeyyeoğulları'nın hilafetinin son dönemlerinde, ilk halifeler hakkında kullanılan bir tabirdir. Bu kelimenin o tarihten önce kullanıldığına dair bir kaynak yoktur. Ayrıca, "hulefa-i raşidin"den maksat, Resulullah (s. a.a)'ten sonra peşpeşe hilafet makamında oturan kimselerdir ve onlardan biri de Müminlerin Emiri Ali (a.s)'dır. Halbuki "raşidin" sözcüğünün İmam Ali (a.s)'ın adına atfedilmesi doğru değildir. Bütün bunlar, bu cümlelerin İmam Hüseyin (a.s)'ın buyruklarına eklendiğini göstermektedir.

[3] - Kasas, 21.

[4] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 190; İrşad-u Şeyh Mufid, s. 184.

[5] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 191.

[6] - Kasas, 22.

[7] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 196-197.

[8] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 196.

[9] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 191.

[10] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 197; Ensabu'l-Eşraf, -Belazurî-, s. 157-158.

[11] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 221; Musiru'l-Ahzan, s. 16.

[12] - Tarih-i Taberî, c. 6, s:198; Ahbar-it Tival-i Dinverî, s. 238.

[13] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 198.

[14] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 211; Musiru'l-Ahzan, s. 21; el-Luhuf, s. 10.

[15] - Arapça bir darbu'l-meseldir. Bkz. Lisanu'l-Arab ve diğer sözlükler -müt-

[16] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 211.

[17] - Tarih-i İbn-i Asakir, h. 649.

[18] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 198-200.

[19] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 199-215.

[20] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 199 - 215; İrşad-i Şeyh Mufid, s. 199 - 200.

[21] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 216.

[22] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 317 ve bkz. Ensabu'l-Eşraf -Belazurî-, s.164.

[23]- Tarih-i Taberî, c. 6, s.217; Tarih-i İbn-i Esir, c. 4, s.16; Tabakat-i İbn-i Saad, h. 278; Tarih-i İbn-i Asakir, h. 664; Tarih-i İbn-i Kesir, c. 8, s.166.

[24] - Tarih-i İbn-i Asakir, h. 648; Tarih-i İbn-i Kesir, c. 8, s.166.

[25] - İrşad-i Şeyh Mufid, s. 201; Tarih-i İbn-i Kesir, c. 8, s.166.

[26] - Tarih-i Taberî, c. 6, s.216 - 217; Tarih-i İbn-i Esir, c. 4, s.16; Ahbar-ut Tival, s. 244.

[27] - Tarih-i İbn-i Asakir, h. 642 - 644, İmam Hüseyin (a.s)'ın hayatı bölümünde; Tarih-i İbn-i Kesir, c. 8, s. 165; Zehairu'l-Ukba, s. 151; Maktel-i Harezmî, c. 1, s. 219.

[28] - Mu'cem-i Taberanî, h. 93; Mecmau'z-Zevaid, c. 9, s.192.

[29] - Kamil'üz-Ziyarat. s. 75, 75. bab; Musiru'l-Ahzan, s. 27; Lühuf kitabında, s. 25 Kuleynî'den şöyle geçer: Bu mektubu İmam Hüseyin (a.s) Mekke'den çıkınca yazmıştır ve mektubun başlığı da şöyledir: "Hüseyin b. Ali'den Haşimoğulları'na…"

[30] - Tarih-i İbn-i Asakir, İmam Hüseyin (a.s)'ın hayatı bölümünde; Tarih-i İslam-i Zehebî, c. 2, s. 343.

[31] - Luhuf, s. 24 - 25.

[32] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 211.

[33] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 217 - 218; Tarih-i İbn-i Esir, c. 4, s.17; Tarih-i İbn-i Kesir, c. 8, s.166; Ensabu'l-Eşraf -Belazurî-, s.164.

[34] - Abdullah, Cafer'in oğlu ve Ebutalib'in torunu, İmam Hüseyin (a.s)'ın amcası oğlu ve İmam Hüseyin (a.s)'ın bacısı Zeyneb-i Kübra'nın kocasıdır. Abdullah Kerbela'da yoktu; fakat iki oğlu Avn ve Muhammed'i İmam Hüseyin (a.s)'la birlikte gönderdi ve onlar o hazretin safında şehid oldular -müt-.

[35] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 219 - 220; Tarih-i İbn-i Esir, c. 4, s.17; Tarih-i İbn-i Kesir, c. 8, s.167, sayfa 163'de de özet olarak geçmiştir; İrşad-i Şeyh Mufid, s.. 202; Tarih-i İslam-i Zehebî, c. 2, s. 343.

[36] - Tarih-i Taberî, Tarih-i İbn-i Esir ve Tarih-i İbn-i Kesir, yukarıdaki rivayetin peşinden.

[37] - Umre, Abdurrahman b. Sa'd b. Zurare-i Ensari-i Medenî'nin kızı olup Aişe'den bir çok hadis rivayet etmiştir. O, üçüncü basamaktaki ravilerden olup hicretin birinci yüz yılından önce ölmüştür. Takrib-ut Tehzib, c. 2, s. 607.

[38] - Tarih-i İbn-i Asakir, 653. hadisten sonra.

[39] - Tarih-i İbn-i Asakir, h. 645 ve 646; Tehzib-u Tarih-i İbn-i Asakir, c. 4, s.329, biz onun özetini getirdik; Ensabu'l-Eşraf-i Belazurî- h. 21, s. 163.

[40] - Futuhu'l-A'sem, c. 5, s. 42 - 43; Maktel-i Harezmî, c. 1, s. 192 - 193; Musiru'l-Ahzan, s. 29; Luhuf, s. 13. Abdullah b. Ömer'in İmam Hüseyin (a.s)'la iki defa görüştüğü sanılmaktadır: Biri, İmam (a.s) Medine'den Mekke'ye giderken ve diğeri ise o hazret Mekke'den Irak'a giderken.

[41] - Musiru'l-Ahzan, s. 29. el-Luhuf'ta (s. 23'te) ise şöyle geçer: İmam Hüseyin (a.s) bu hutbeyi Mekke'den çıkmak istediği zaman okudu.

[42] - Tarih-i İbn-i Asakir, h. 657, h.656'da İmam Hüseyin (a.s)'la savaşmasını emretmiştir; Tehzib-u Tarih-i İbn-i Asakir, c. 4, s. 332; Mu'cem-i Taberanî, h. 80; Ensabu'l-Eşraf, İmam Hüseyin (a.s)'ın hayatı bölümünde, h. 180, s. 160; Tarih-i İslam-i Zehebî, c.2, s. 344; Tarih-i İbn-i Kesir, c. 8, s.165.

[43] - Bkz. Abdullah b. Seba, c.1, İstihlak-i Ziyad bölümü.

[44] - Tarih-i İbn-i Asakir, h. 653; Tehazib-u Tarih-i İbn-i Asakir, c. 4, s. 326; Tarih-i İbn-i Kesir, c. 8, s. 165; Tarih-u İslam-i Zehebî, c.2, s.343.

[45] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 218, Tarih-i İbn-i Esir, c. 4, s. 16; İrşad-i Şeyh Mufid, s. 201; Tarih-i İbn-i Kesir, c. 8, s. 67; Ensab'ul-Eşraf-i Belazuri, s. 165 - 166.

[46] - Tarih-i Taberî, c. 6, s. 223 - 224; Ahbar-ut Tival-i Dinverî, s.245. Ha