| Ana Sayfa > Ehli Beyt Tarihi > Tarihte ki Ali Dostları > Ebuzer-il Gıffari |
|
|
Ebuzer-i Gıfârî'nin inişli çıkışlı yaşantısı mücadeleyle başladı ve mücadeleyle son buldu. O, fesat ve yanlışlıkla mücadele edenlerin kahramanı; uşaklık edenlerin ve nifakçıların en büyük düşmanıdır.
O, Gifar kabilesinden idi. Bu kabile Mekke ile Medine arasında ikamet ediyordu. Hepsi de putperest ve müşrik idi. Ayrıca yağmacılık ve soygunculukta; kötülükte çok meşhur idiler.
O, çevresinin inancı tesirinde kaldığından gençliğinde putperest idi; ama temiz kalpli ve aydın fikirli olduğundan Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna varmadan önce putperestliği bırakmış ve tek olan Allah'a inanmıştı. O, temiz kalpliliği ve aydın fikirliliği sayesinde tevhide hazırdı. Küçük bir hadise onun tamamen inancını değiştirip put perestliği (babalarının dinini) terk etmesine neden oldu.
O, bir gün sahraya koyun otlatmak için çıkmış ve putperestlik inancı gereğince putunu da yanına almıştı. Tuvalet ihtiyacı duyduğu için putu yere koyarak ondan uzaklaşmıştı. Döndüğünde karşılaştığı sahne onu çok şaşırttı! Bir tilkinin putu pislettiğini ve putunun da onun karşısında sessiz kaldığını görünce, kalbinin nurunu örten perde kenara itildi ve şöyle söyledi: "Bu nasıl bir İlahtır; sahradaki bir tilkiden kendisini koruyamıyan, beni nasıl koruyacak?!"
O, bu olayı gördükten sonra puta tapmayı bırakıp, bir olan Allah'a inanarak O'na tapmaya başladı. O, Resulullah'ı (s.a.a) ziyaret etmeden üç yıl önce namaz kılıyordu. Bir gün ondan: "Namaz kıldığında hangi kıbleye yöneliyordun?" diye sorduklarında O: "Allah'ın yönelttiği yere doğru."cevabını verdi.[1]
Zikrettiğimiz gibi Ebuzer'in temiz kalpli oluşu, onu tevhide kavuşturdu ve putu terk etmesine neden oldu. Ama bu kadarı ona yetmiyordu. Marifetini tamamlama ve gerçek dini bulma çabasındaydı. Onu Allah'a daha çok bağlayacak, manevi ve ruhi tekamüle eriştirecek bir din arıyordu.
Ebuzer, bu araştırma sırasında birisinin Mekke'den kalkıp peygamberlik iddiasında bulunduğunu duydu. Daha fazla bilgi alabilmek için kardeşini Mekke'ye yolladı. Kardeşi döndüğünde kısaca şöyle bir haber getirmişti: "O, insanları iyi işlere davet ediyor, kötülükten alıkoyuyor ve yüce ahlakî erdemlere davet ediyor."
Bu kısa haber Ebuzer'i tatmin etmedi. Kendisinin şahsen gidip yakından araştırması gerektiğini anlayınca ekmeğini, suyunu alıp, Mekke'ye doğru yola koyuldu. Mekke'ye vardığında gördü ki Peygamber ile görüşmek kolay değil. Bir taraftan onu tanımıyor, evini bilmiyor, diğer taraftan da orada baskı söz konusu idi. Eğer Kureyş, birisinin gelip Muhammed'i (s.a.a) görmek ve O'nun getirdiklerini öğrenmek istediğini duyduklarında onun suyunu ısıtırlardı. Bu yüzden akşama kadar bir yolunu bulamadı. Gece karardığında Mescid-ül Haram'da kalmak istiyordu. Onun yabancı birisi olduğu, Hz. Ali'nin (a.s) dikkatini çekmişti. Ali (a.s), ona yaklaşarak: "Sen hangi kabiledensin?" diye sordu. O: "Gifar kabilesinden" diye cevap verdi. Ali (a.s), şefkat ve merhamet dolu bir dille onu evine davet etti. O, Ali'nin (a.s) davetini kabul etti ve geceyi orada geçirdi, ama sırrını ona açmadı. Hz. Ali de bir şey sormadı.
Ebuzer, ertesi gün de kaybettiğini aradı, ama hiç bir netice alamadı. Akşamleyin Mescid-ül Haram'a dönüp geceyi orada geçirmek istiyordu. Yine Ali (a.s), ona yaklaşarak şöyle dedi: "Kendi evinin yolunu tanımanın zamanı gelmedi mi daha?"
Hz. Ali'nin (a.s) şefkatli daveti üzerine bir gece daha O'nun evinde yattı. Yine ne Ali (a.s) ondan sordu, ne de o, kendi kalbindeki sözü ona açtı. Ancak evi terk ederken dedi ki: "Başkasına söylemeyeceğine söz verirsen sana bir şey söylemek istiyorum. Ali (a.s), ona söz verdi. Ebuzer, Mekke'ye gelmekteki hedefinin ne olduğunu O'na açıkladı. Kardeşinin yeterli haberler getiremediğini, kendisinin O'nu yakından görmek istediğini ve sözlerini duymak istediğini söyledi.
Ali (a.s) ona şu cavabı verdi: "Ben yarın seni, Peygamber'in (s.a.a) olduğu yere götüreceğim, ama Resulullah'ın (s.a.a) düşmanları bu durumu bilseler sana eziyet ederler. İyisi mi sen beni takip et. Eğer yolda Peygamber'in (s.a.a) düşmanlarıyla karşılaşırsam bir şeyle meşgul oluyormuş gibi kendimi göstereceğim. Bu sırada sen yoluna devam et, ben sana ulaşırım. Eğer onlarla karşılaşmazsam beni takip eder, girdiğim eve sen de girersin."
Böylece günün birinde Hz. Ali'yi (a.s) takip ederek, Peygamber'i (s.a.a) görme şerefine nail oldu. [2]
Başka bir nakle göre de Ebuzer, Peygamber'in (s.a.a) huzuruna vardığında Arap cahiliyye geleneğine göre selam verdi; "Günün hayır olsun" diye. Peygamber de (s.a.a) İslam'a göre cevap verdi; "Aleyke-s Selam." Ebuzer dedi ki: "Şiirini oku." Peygamber: "Ben şiir söylemiyorum; benim söylediğim Kur'an-ı Kerim'dir ki O da Allah'ın sözünden başka bir şey değildir." Ebuzer: "Benim için biraz Kur'an'dan okuyunuz o zaman." dedi.
Resulullah (s.a.a), Kur'an'ın surelerinden birisini okumaya başladı. Ebuzer dikkatle O'nu dinliyordu. Az sonra Ebuzer yüksek sesle şöyle dedi: "Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Abduhu ve Resuluh."
Peygamber (s.a.a): "Hangi kabiledensin?" diye sordu. Ebuzer cevabında: "Gifar kabilesindenim"dedi. Resulullah (s.a.a), tebessüm etti ve onu süzmeye başladı. Ebuzer, kendisinin müslüman oluşundan, Resulullah'ın (s.a.a) hayrete düştüğünü biliyordu. Çünkü onların kabilesi yağmacılık, soygunculuk ve yan kesicilikle meşhur idi. Yeni ve henüz zayıf olan bir dine böylesine bir kabileden gelip katılma şaşılacak bir şeydi. Daha sonra Resulullah (s.a.a) buyurdular ki: "Allah istediğine hidayet verir. Evet, İslam dini, bütün kavimler ve milletler için gelmiştir. Bütün kabileler hidayet olabileceği gibi, Ebuzer de Allah'ın hidayet ettiği kimselerden birisiydi."[3]
Ebuzer, dördüncü ya da beşinci iman eden kimseydi.[4] İslam'ın zuhur ettiği ilk günlerde iman edenlerden olduğu için, İslam'da öncülüğe sahipti.
Kur'an-ı Kerim'in de açıkladığına göre, Resulullah'ın (s.a.a) Peygamberliğinin ilk günlerinde iman edenlerin makamı büyüktür.[5] Mekke'nin fethinden önce iman edenler, fazilet ve manevi makam bakımından Mekke'nin fethinden ve İslam'ın yayılmasından sonra iman edenlerden daha üstündür. Yine bu konuda Kuran'ı Kerim'de şöyle okuyoruz: "...Fethten önce mallarını harcayan ve savaşan başkalarıyla bir değildir. Onların, fetihten sonra mallarını harcayan ve savaşanlara karşı derece bakımından büyük bir üstünlükleri var..."[6]
Ebuzer, müslüman olduğunda Resulullah (s.a.a), halkı gizli olarak İslam'a davet ediyordu. Henüz açık davet ortamı oluşmamıştı. O gün Resulullah (s.a.a) ile beraber müslümanların sayısı beş kişiydi. Bu duruma göre Ebuzer, gizlice iman edip, kimse bilmeden Mekke'yi terk etmeliydi. Ama Ebuzer, çok mücadeleci ve ateşliydi. Sanki bâtılı ortadan kaldırmak ve insanları doğu yola davet etmek için yaratılmıştı.
Arapların, bir takım ağaçlardan yaptıkları putlara tapmalarından daha büyük yanlışlık ve bâtıl bir şey olamazdı. İşte Ebuzer buna dayanamayıp, bir süre Mekke'de kaldıktan sonra Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna vararak vazifesinin ne olduğunu sordu. Resulullah (s.a.a) buyurdular ki: "Sen kendi kavminin arasında İslam'ı tebliğ edebilirsin. Şimdi kendi kabilene dön ve benim emirlerimi bekle."
Ebuzer dedi ki: "Allah'a yemin ederim ki kavmime dönmeden önce bu halka, İslam'ın sesini duyuracağım ve böylece bu yasağı çiğneyeceğim."
Bu karar üzerine Kureyş, Mescid-ül Haram'da konuşmakla meşgulken Mescide girerek yüksek sesle: "Eşhedu en la İlahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Abduhu ve Resuluh" diye bağırdı.
Tarihin yazdığına göre bu ses, açıkça Kureyş'i savaşa çağıran ilk sesti. Bu ses, arkası olmayan ve Mekke'de akrabası bulunmayan yabancı ve meçhul bir insanın sesiydi.
Resulullah'ın (s.a.a) tahmin ettiği şey gerçekleşmişti. Bu sesi duyan Kureyş, ona doğru hücum ederek, acımasızca onu dövdüler.
Bu haber Resulullah'ın (s.a.a) amcası Abbas'a ulaştı. Abbas, Mescid-ul Harama gelerek kendisini Ebuzer'in üzerine attı. Onu müşriklerin şerrinden kurtarmak için şöyle dedi: "Sizin hepiniz tüccarsınız ve ticaret kervanlarınız Gifar kabilesinin yakınından geçiyor. Yarın Kureyş'in ticareti tehlikeye düşüp hiç bir ticaret kervanı oradan sağlam geçemeyecektir."
Abbas'ın bu sözleri Kureyş'e tesir etti ve onu böylece serbest bıraktılar. Ama Ebuzer çok ateşli, fevkalade cesur ve mücadeleci olduğundan ertesi günü yine aynı yere gelerek, daha önce söylediği sözünü tekrarladı. Yine Kureyş'liler başına üşüşerek, onu şiddetli bir şekilde dövdüler. Abbas önceki günkü söylediklerini tekrarlayarak Ebuzer'in canını kurtardı.[7]
Söylendiği gibi eğer Abbas olmasaydı, Ebuzer'e kurtuluş yoktu. Ebuzer, başına gelen bu olayla İslam için mücadelede geri çekilecek birisi değildi. Bir kaç gün sonra Kâbe'yi tavaf ederken bir kadının, Kâbe'nin yanına konulan 'Asaf' ve 'Naile' adlı iki puta hitap ederek dertlendiğini gördü ve çok üzüldü. Kadına, onların faydasız olduğunu bildirmek için şöyle dedi: "Bu ikisini birbiriyle evlendirsene!"
Kadın, Ebuzer'in söylediğine kızarak şöyle bağırdı: "Sen müslüman olmuşsun." Kadının bağırmasıyla Kureyş'in gençleri Ebuzer'in başına toplanıp onu dövmeye başladılar. Ama Beni Bekr kabilesinden bir grup ona yardımcı olarak, onların pençesinden kurtardılar.[8]
Resulullah (s.a.a), yeni gelen öğrencisinin mücadeleci ve kıyamcı ruhunu çok iyi biliyordu. Ama henüz bunun zamanı olmadığı için, onu kavminin yanına yollayarak, onları İslam'a davet etmesini emretti.
Ebuzer, kendi kabilesine dönerek Allah (c.c.) tarafından peygamber geldiğini ve inanılacak olan Allah'ın bir olduğunu söylüyor ve onları iyi ahlaklı olmaya, kötülüklerden korunmaya davet ediyordu. Önce Ebuzer'in kardeşi ve annesi müslüman oldu. Daha sonra da kabilesinin yarısı müslüman oldu. Resulullah'ın (s.a.a) Medine'ye hicretinden sonra da geri kalan yarısı müslüman oldu. Eslem kabilesi de onlara bakarak müslüman oldu ve Resulullah'ı (s.a.a) ziyaret ettiler.
Ebuzer, Bedir ve Uhud savaşından sonra Medine'ye dönüp Resulullah'a (s.a.a) katılarak orada ikamet etti.
Ebuzer, Resulullah'ın (s.a.a) en büyük yaranından ve en değerli sahabilerinden idi. İslam'ın ilk günlerindeki iman yapısı en sağlam olanlardan biriydi. Gerek Resulullah'ın (s.a.a) hayatında gerekse dünyadan göçtükten sonra, gerçek İslam'ı yaşamaktan ve gerçekçi olmaktan, hiç bir tehdit ve vaadler onu değiştiremedi.
O, Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra büyük bir ihtilaf doğmasına rağmen, devamlı olarak Allah Resulü'nün Ehl-i Beyt'inin yanında yer aldı ve onları savunmak için tüm gücünü sarf etti.
Resulullah'ın (s.a.a) sahabilerinin arasında Ebuzer, O'nun Ehl-i Beyt'ini aşırı seven ikinci şahıstır. Ölünceye dek Hz. Ali'den (a.s) başkasının halifeliğini kabullenmedi. Onun, Resulullah'ın (s.a.a) Ehl-i beyt'ini çok sevdiğine dair delil gerekmez. Çünkü çok açıkça Hz. Ali'yi (a.s) savunmuştur. Bunlardan bazılarını aşağıda sunuyoruz:
1- Ebu Bekir hilafete getirildiği gün Ebuzer, topluluk içerisinden kalkarak Kureyş'e hitaben şöyle dedi:
"Ey Kureyş toplumu! Resulullah'ın (s.a.a) yakınlarını terk ettiniz.( İslam hükümetini gerçek yolundan saptırdınız.) Çok geçmez Araplar İslam dininden çıkarlar veya bu dinin gerçekçi olduğundan şüpheye düşerler. Eğer hükümeti asıl sahibine (Ehl-i beyt'e) bıraksaydınız müslümanlar arasında asla ihtilaf olmazdı ve iki kardeş birbirine kılıç çekmezdi.
Resulullah'ın (s.a.a) hakiki halifesini tayin etmede hak ve adalet unutulmuş, güç ve zorbalık, gerçek mantığın yerini almıştır. Layık olmayanlar ona göz diktikleri için çok kanlar dökülecektir.
Siz, büyüklerinizin Resulullah'tan (s.a.a) öyle duyduklarını biliyorsunuz: "Halifelik benden sonra Hz. Ali'nin (a.s) ve çocuklarınındır." Ama Resulullah'ın (s.a.a) emrini attınız ve onun vasiyetini unuttunuz. Fani dünyayı, ahirete tercih ettiniz ve ebedi hayatı geçici hayat için sattınız.
Siz, geçmiş ümmetlerin yolunu tuttunuz. Onlar da kendi peygamberlerinin yolunu terk edip, geriye döndüler ve Allah'ın dinini değiştirdiler. Sizler de onları takip ettiniz ve doğru yoldan ayrıldınız. Şimdi bu sapmaların sonucunu görecek ve Allah'ın azabına duçar olacaksınız."[9]
2- O, Osman'ın hilafeti dönemindeki hac merasimi sırasında, çeşitli yerlerden gelen binlerce Allah'ın evinin misafirlerine, yüksek sesle hitap ederek şöyle dedi:
"Ey Millet! Beni tanıyanlar için çok iyi, tanımayanlara ise ben kendimi tanıtıyorum: 'Ben, Cundeb bin Cünade; Ebuzer Gifarî'yim.
Ey millet! Ben Allah'ın Resulü'nden duydum ki şöyle buyurdular: "Benim Ehl-i Beyt'im sizin aranızda Nuh'un gemisi gibidir. Ona binen kurtuluşa erer, terk eden ise boğulur." Yine Hazret'in şöyle buyurduklarını duydum: "Ben sizin aranızda kıymeti biçilmez iki emanet bırakıyorum. Birisi Allah'ın yüce kitabı Kur'an-ı Ker'im, diğeri de Ehl-i Beyt'imdir. Bu ikisine uyduğunuz müddetçe asla sapmazsınız..."
Ebuzer'in bu sözleri, kalabalık hac mevsiminde Hz. Ali'nin (a.s) haklılığına canlı bir senet olduğundan, Osman bunu duyar duymaz çok üzüldü.
Ebuzer, Medine'ye döndüğünde bu konuşmasından dolayı suçlanarak tutuklandı.
Ebuzer, cevabında şöyle dedi: "Resulullah (s.a.a) bana böyle bir şey söyleyeceğimi buyurmuştu. Ben de O'nun emrine uyarak böyle bir konuşmayı yaptım."
Osman, onun bu sözü için şahit istedi. O da Ali (a.s) ve Miktad'ı şahit gösterdi. Onların şahâdetiyle Ebuzer serbest bırakıldı.[10]
3- Ebuzer, bir kez daha Resulullah'ın (s.a.a) mescidinin kapısına dayanıp, halkı uyandırıcı ateşli bir konuşma yaparak, Ehl-i Beyt'in (a.s) hakkını müdafaa etti ve şöyle dedi: "Resulullah'ın (s.a.a) Ehl-i Beyt'i bizim ışık ve güneşimiz; nur veren ayımız gibidirler. Ali bin Ebi Talip (a.s), Resulullah'ın (s.a.a) vasisi ve ilminin varisçisidir."
Daha sonra şöyle devam etti: "Ey Resulullah (s.a.a) hakkında şaşkınlığa düşen müslüman! Halife tayininde Resulullah'ın (s.a.a), O'na öncelik verdiğine dair ki sözünü dinleseydiniz ve gerçek halifesini halife tanısaydınız, Allah (c.c.) yerden ve gökten sizi nimetlendrirdi. Ne Allah'ın velisinin hakkı zayi olurdu, ne de Allah'ın ve Resulü'nün hükmü değişirdi.
Eğer Resulullah'tan (s.a.a) sonra O'nun Ehl-i Beyt'inin hilafetini kabul etseydiniz, Allah'ın hükümlerinin uygulanışında bir ihtilafla karşılaştığınızda cevabını, ilim ve hikmet kaynağı olan Kur'an-ı Kerim'den ve Resulullah'ın (s.a.a) sünneti olan kaynağından su içenlerden alırdınız.
Ama Resulullah'ın Ehl-i Beyt'ine düşman olduğunuz için, bedbahtlık sizi bekliyor. Zalimler yakında kaderinizi değiştirip, zulme duçar olduğunuzu anlayacaksınız."[11]
Resulullah (s.a.a), Ebuzer'in şahsiyeti ve büyüklüğü hakkında çeşitli sözler buyurmuştur. Ama doğru konuşması hakkında buyurduğu söz hepsinden daha açık ve güzeldir.
Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Göğün altında ve yerin üzerinde Ebuzer'den daha doğru konuşan bir kimse yoktur."[12]
Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Ebuzer, acaba Peygamber ve imamdan da mı daha doğru konuşandı?
İmam-ı Cafer-i Sadık (a.s) bir örnek vererek bunun cevabını buyurmuştur. Birisi imam Cafer-i Sadık'a (a.s) şöyle soru sordu: "Resulullah (s.a.a), Ebuzer'i nasıl en doğru konuşan olarak tanıtabilir. Halbuki Ali (a.s) ve Hasaneyn yeryüzünün en doğru konuşanlarıydı."
İmam Cafer-i Sadık (a.s) buyurdular ki: "Yılın 12 ayının 4 tanesi muhterem ve aziz aydır. O aylarda savaşlar ve cihat haramdır. Bu dört ay Recep, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem'dir. Ramazan ayı bunlardan daha üstün ve saygın olmasına rağmen bu aylardan sayılmamıştır. (Zira Ramazan ile o aylar, fazilet açısından kıyaslanamaz."
Daha sonra şöyle buyurdu: "Biz Ehl-i Beyt ile hiç kimse kıyas edilemez." Ebuzer'in bu açıdan üstünlüğü diğer normal insanlaragöredir. Masumlara göre değil. Evet İmam Sadık'ın (a.s) da buyurduğu gibi: "Hiç kimse Ehl-i Beyt'le kıyaslanamaz."[13]
Resulullah'ın (s.a.a), Ebuzer'in doğru konuşmasına şahâdet vermesine rağmen, halifenin ondan şahit istemesi gerçekten şaşılacak bir durumdur. Acaba Resulullah'ın (s.a.a) o büyük sahabisinin doğrulukla meşhur olduğunu bütün müslümanlar biliyordu da, sadece halife mi bilmiyordu; yoksa onun işine gelmeyen bir takım sözler söylediği için mi şahit istiyordu!?
Ebuzer, çok zahit birisiydi. Sade yaşantısında Hz. Resulullah'a (s.a.a) uyuyordu. Hiç bir zaman dünya ve onun güzellikleri onu etkileyemedi ve onu doğru yoldan hiç bir şey saptıramadı. Onun zahitliği hakkında Resulullah'ın (s.a.a) şu sözü yeterlidir: "İsa bin Meryem'in zahitliğini görmek isteyen, Ebuzer'in zahitliğine baksın."[14]
Şüphesiz Ebuzer'in zahitliği ve kendinden geçmişliği, aldığı İslami eğitim ve öğretiminden kaynaklanıyordu. Kendisinin de böyle bir eğilimi olmasının yanında, bu hasleti bizzat Hz. Resulullah'ın (s.a.a) zahitliğinin tesirinden elde etmişti. Hatta kendisi Resulullah'tan (s.a.a) şöyle nakletmektedir: "Kıyamet günü bana en yakın olanınız, dünya malına aldanmayanınız ve benim zamanımda olduğu gibi ölecek olanınızdır."[15]
Ebuzer'in yaşantı tarzı, Resulullah'tan (s.a.a) sonra Rebeze'de can verinceye kadar onun zahitliğine canlı bir şahittir.
Osman'ın halifelik döneminde İslam hükümetine servetler akıyordu. Bu nedenle müslümanların durumu çok iyiydi. Bir grup dünya ve dünyanın ziynetlerine aldanmış kimseler -ki fazilet ve takvada asla Ebuzer'e yetişemezlerdi- köle, para, pul sahibi olmuşlardı. Oysa bunların hiç birisinde Ebuzer'in gözü yoktu. O, mal ve servetlerin gerçek sahiplerine ulaşması için çalışıyordu. Osman'ın Beyt-ul malı kendi yakınlarına peşkeş çektiğini görünce onu şiddetle eleştirmeğe başladı.
Osman, ona bir şeyler vermekle susturacağını sanıyordu. Onun için 200 dinar ayırıp iki kölesiyle Ebuzer'e yolladı. Ebuzer, kölelere sordu: Osman aynı şekilde diğer müslümanlara da verdi mi?
- Hayır.
-Ben de onlardan birisiyim. Eğer bir şey onların arasında taksim olunursa bana da ulaşır; yoksa asla kabul etmem!
-Halife, bu parayı kendi şahsi malından verdi ve asla haram karışmamıştır.
-Ben şimdilik bu paraya muhtaç değilim. Şu anda hiç ihtiyacı olmayan birisiyim.
-Biz senin evinde hiç bir şey görmüyoruz. Sen nasıl hiç bir şeye muhtaç olmadığını söylersin?
-Benim şu gördüğünüz cübbemin altında kaç günden kalma iki parça ekmeğim var. Acıkırsam bundan bir kaç lokma yer ve onunla yetinirim. Böyle dinarlara ihtiyacım kalmaz. Bu paraları Osman'ın kendisine verin ve ona şöyle söyleyin: "Bu paralara benim ihtiyacım yok. Halkın muhakemesi seninle benim aramızda kalsın. Adil olan Allah, kıyamet günü hakiki hakimliği yapacaktır." [16]
O, fevkalade zahitliğinin yanısıra, büyük ve adil bir ruha sahipti. Her gün sabahleyin okuduğu duada Allah'tan, alçak insanlara muhtaç olmamasını niyaz ederdi.
Bir gün Cebrail-i Emin, Resulullah'ın (s.a.a) yareninden birisinin şeklinde O hazrete inmişti. Bu sırada Ebuzer, O hazretin yanına vardı. Cebrail: "Kim bu, ya Resulullah?" diye sordu. Hazret: "Ebuzer" diye cevap verdiler. Cebrail şöyle dedi: "O göklerde, yerdekinden daha meşhurdur. Ona sorar mısınız sabahları hangi duayı okuyor?"
Ebuzer, Resulullah'ın (s.a.a) cevabında zikri geçen duayı okudu.[17]
Müslümanlardan birisi, Ebuzer'in eski bir elbiseyle namaz kıldığını görünce şöyle sordu:
- Bundan başka elbisen yok mu?
- Olsaydı giyinirdim.
- Kaç gün önce iki kat elbisen vardı.
- Onları, benden daha çok ihtiyacı olan birisine verdim.
- Yemin ederim ki senin daha fazla ihtiyacın var.
- Allah, seni affetsin; dünyayı büyük görüyorsun. Omuzumda gördüğün cübbeden başka bir cübbem daha var ki onu mescide gittiğimde giyiniyorum. Kaç tane keçim var, sütünden istifade ediyorum. Kaç tane merkebim var, yükümü taşıyor. Evde işlerimi yapıp, yemeklerimi pişirecek hizmetçim de var. Allah'ın nimetlerinden bundan daha fazla ne isteyebiliriz ki?
O, keçilerini sağdığında sütünü komşularına dağıtırdı, bazen kendisine bile kalmazdı.[18]
Ebuzer, çok açık konuşurdu. Hiç bir zaman hakkı gizlemezdi. O, korkusuz ve mücadeleci bir ruha sahip olmasına rağmen, Resulullah'ın (s.a.a) sözleri onu daha fazla korkusuz ve mücadeleci kılıyordu. Resulullah'tan (s.a.a) naklettiği yedi düstur şüphesiz onun ruhuna tesir etmiştir. O, diyordu ki Resulullah (s.a.a), yedi şeyi bana tavsiye ettiler:
1- Fakirleri sevmemi ve onlardan ayrılmamamı;
2- Yaşantımda kendimden daha aşağı kimselere bakmamı;
3- Hiç bir zaman kimseden bir şey istemememi;
4- Yakınlarımdan kopmamamı ve bana kötülük de yapsalar onlara iyilik etmemi;
5- Her ne kadar acı da olsa hakkı söylememi;
6- Allah yolunda başkalarının kınamasından korkmamamı;
7- Mukaddes "La havle ve la kuvvete illa billah-il aliyy-il azim" zikrini çok söylememi."[19]
Ebuzer, kendi dostlarına bile hakkı söylemekten ve onları eleştirmekten çekinmezdi. O, Bazı müslümanların gayri meşru yoldan ele geçirdikleri makam ve aşırı serveti gördüğünde susamazdı. Onlar, dostlukla yaklaşsalar dahi onlardan uzaklaşırdı.
Bir gün, Ebu Musa Aş'ari, Ebuzer'i görür görmez "Aferin benim kardeşime" dedi. Ebuzer, onu kendisinden uzaklaştırdı ve şöyle dedi: "Ben, senin kardeşin değilim. Sen kaymakam ve vali olmadan önce senin kardeşin idim."
O, Ebu Hureyre'nin de gösterdiği aşırı ilgiye tepki gösterdi.[20]
Söylediğimiz gibi Ebuzer, hakkı ve haklı olanı çok açık bir şekilde söylemekten çekinmezdi. Osman'ın hilafeti döneminde birisi ona şöyle sordu: "Halifenin görevlileri vergiyi arttırmışlar; onların malından o miktarı çalmamız doğru mudur?"
Ebuzer, böyle bir yolu mertlik bilmediği için ona: "Bu yol doğru değildir. Çaresi malını korumak için kıyam edip, haddinden fazla vermemektir."
Halife yanlısı olan Kureyş gençlerinden birisi, bu durumu görünce kızarak dedi ki: "Halife, senin fetva vermeni yasaklamamış mı?"
Ebuzer'in kızdığı yüzünden belli oluyordu. Korkusuzca ona şu cevabı verdi: "Allah'a and olsun ki eğer kılıcı benim boğazıma dayasalar, ben Resulullah'tan (s.a.a) duyduğum hadisi, boynum kesilmeden önce söyleyebilirsem, söylerim."[21]
Şüphesiz böyle açık konuşmak bazılarını gocunduruyor, bazılarını da meşakkate düşürüyordu. Ama Ebuzer, onun bunun rızasını kazanmak için hakkı söylemekten çekinmezdi.
O, Rebeze'de sürgün olduğu günlerde, üzülerek açık ve doğru sözlerinin getirdiği kötü sonuçlara bakıp, şöyle diyordu: "Ben o kadar Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker yaptım ki hakkı savunmam arkadaşlarımı benim başımdan dağıttı; şimdi ise yalnız kalmışım."[22]
Ebu Bekir ve Ömer'in hilafeti döneminde az da olsa Resulullah'ın (s.a.a) sünneti uygulanıyor ve mal dağılımında kısmi adalet sağlanıyordu. Osman halifeliğe geldiğinde, toplumsal adaleti çiğneyerek halkın malını kendi keyfine göre istediğine bağışlıyordu.
İslam mücahitleri cephelerde şehitler vererek düşmanları yenip, ganimetler alıyorlar ve Osman'ın başında bulunduğu İslam devletinin merkezine gönderiyorlardı. Halife de bunları kayıtsız şartsız kendi akrabalarına ve yakınlarına dağıtıyordu. Takvalı, ilimli, faziletli şahıslar ise çeşitli bahanelerle bu ganimetlerden mahrum bırakılıyordu. Halifenin İslam dışı yaptığı bu haksızlıklar o kadar arttı ki büyük sahabiler dahi onu kınadılar. Bu durum tarihin siuah sayfaları arasında kayda geçti. Şimdiye kadar tarihçilerin hiç birisi onu savunmamış ve bugünkü tarihçilerin de hepsi, onun yaptıklarının Resulullah'ın (s.a.a) sünnetine uygun olmadığını açıkça belirtmişlerdir.
Osman'ın yaptığı hilaflardan birisi de Beyt-ul malın büyük bir kısmını, amcası Hakem bin Ebil As'a ve onun oğlu, kendisinin damadı olan Mervan'a bağışlamasıdır.
Eğer bu şahıslar salih kimseler olsalardı halifenin işi normal sayılabilirdi belki. Ancak bu baba ve oğulun İslam tarihinde çok kötü geçmişleri vardır. Onların Resulullah'a (s.a.a) açıkça düşmanlık ettikleri herkesçe malumdur.
Resulullah (s.a.a), Mekke'de davetini açığa vurduğunda o, Resulullah'a (s.a.a) muhalefet etmişti. Ebu Lehep, Utbe bin Ebi Muayt ve Ebu Cehil gibi İslam'ın en azılı düşmanlarıyla beraber Resulullah'a (s.a.a) karşı her türlü düşmanlıklarını yaptılar.[23]
Tanınmış İslam tarihçisi İbn-i Hişam şöyle diyor: "Resulullah'a (s.a.a) komşu olup ona eziyet edenler Ebu Leheb , Hakem bin Abi-l As ve Utbe bin Abi Muayt idi." [24]
Hakem bin Abi-l As, cahiliyye devrinde Resulullah'ın (s.a.a) komşusuydu. İslam'ın ilk zamanlarında o, Allah Resulü'nü çok eziyet ederdi. O, Resulullah'ın (s.a.a) en kötü komşularından idi.
Hakem, Mekke'nin fethinden sonra zahiri olarak müslüman oldu ve Medine'ye geldi. Ama doğru dürüst bir inancı yoktu.
Resulullah (s.a.a) yürüdüğünde o, Hazretin peşi sıra yürüyüp çeşitli edalar çıkarıp, göz kaş oynatarak, Hazret'i maskaraya alacak şekilde hakaret ederdi.
Resulullah (s.a.a) namaz kıldığında O'nun taklidini yapardı. Bunlara ilaveten Resulullah'ın (s.a.a) özel yaşantısına burnunu sokardı. Resulullah (s.a.a), bir gün hanımlarından birisinin evindeyken izinsiz odaya girdi. Resulullah (s.a.a), onu tanıdı ve elinde bir asayla dışarı çıkıp şöyle buyurdular: "Beni bu lanetten rahatlatacak kimse yok mu?" Daha sonra şöyle buyurdular: "Bu adam bu şehirde kalmamalı."
Böylece onları Taif şehrine sürgün etti. Bu iki şahıs Resulullah'ın (s.a.a) vefatına kadar Taif'de kaldılar. Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra Osman, Ebu Bekir'den onları Medine'ye döndürmesini istedi. Ebu Bekir kabul etmedi ve şöyle dedi: "Resulullah'ın (s.a.a) sürdüğünü ben geri döndüremem."
Ebu Bekir'den sonra Ömer halifeliğe geldiğinde Osman, yine aynı şeyi istedi. O da kabul etmeyerek Ebu Bekir'in verdiği cevabı verdi.
Osman'ın kendisi hilafete geldiğinde onları Medine'ye döndürdü ve şöyle dedi: "Bunlar için ben, Resulullah (s.a.a) ile konuşmuştum. Resulullah (s.a.a), onları Medine'ye döndürecekti ama ecel müsaade etmedi!!" [25]
Abdullah bin Amr bin As şöyle diyor: "Resulullah'ın (s.a.a) huzurundayken hazret şöyle buyurdular: "Şimdi lanetlenmiş birisi meclise gelecek." Ben, az önce Ömer'in Resulullah'ın (s.a.a) yanına gelmek için elbisesini giydiğini görmüştüm. Kalbim Ömer'in geleceği korkusuyla sıkışıyordu. Aniden Hakem bin Ebi-l As içeri girdi."[26]
Hâkim şöyle yazıyor: "Resulullah (s.a.a), Hakem'i ve çocuklarını lanetledi."
Hakem bin Ebi-l As'ın İslam tarihindeki kötü geçmişi kimseye gizli değildir. Resulullah'a (s.a.a) kötü davranmasından dolayı İslam'ın merkezinden sürülmesine ve de Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından lanetlenmesine rağmen Osman, onu Medine'ye döndürerek, onlara saygınlık kazandırdı.
Hakem oğlu Mervan da babası gibi kötü bir geçmişe sahipti. Resulullah (s.a.a) tarafından sürülmüştü.
Hâkim Nişâburî kendi Müstedrek kitabında şöyle naklediyor: "Medine'de yeni doğan çocukları Resulullah'a (s.a.a) getiriyorlardı. Mervan da dünyaya geldiğinde, onu Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna getirdiler. Hazret, onun hakkında şöyle buyurdular: "Bu mel'un oğlu mel'undur."[27]
Resulullah (s.a.a), bir gün Hakem'i gördü ve şöyle buyurdu: "Benim ümmetim bu adamın çocuklarından çok işkenceler görecektir."[28]
Ayşe, Mervan'a şöyle diyordu: "Sen babanın sulbündeyken Resulullah (s.a.a) babanı lanetledi."[29]
Bu baba ve oğulun böyle kötü geçmişi olmasına rağmen Osman, yalnızca Resulullah'ın (s.a.a) hükmünü çiğneyerek onları Medine'ye geri getirmekle kalmadı, onları halifelik makamının en yakınları durumuna getirdi. Hesapsız olarak halkın malı olan beyt-ul maldan bunlara bağışta bulunuyordu. Şimdi örnek olarak bunlardan bir kaçına değinmek istiyoruz:
1- Osman, Kuzâa kabilesinin (Yemen'de olan bir kabile) zekatını Hakem'e bağışladı. Hakem, Taif'ten Medine'ye döndüğünde üzerinde çok eski bir elbise vardı. Öyle ki bütün Medine'lilerin dikkatini çekmişti. Halifenin evine girip çıktıktan sonra en pahalı elbise ve börkü giyinmişti.[30]
Abdullah bin Yesâr şöyle diyor: "Osman, Medine çarşısında Beyt-ul malın haznedarını görüp ona, Hakem bin Ebi-l As'a bir miktar para versin diye emir verdi. Hazneci parayı vermedi. Osman, onun vermediğini görünce sıkıştırdı ve şöyle dedi: "Sen bizim haznecimizsin; sana verdiğimizi almalı ve emir vermediğmizde ise susmalısın."
Hazneci şöyle dedi: "Yalan söylüyorsun. Ben senin ve yakınlarının haznecisi değil, müslümanların haznecisiyim."
Bu tartışmadan sonra Cuma günü Osman, Cuma hutbesi okurken hazneci anahtarları getirip şöyle seslendi: "Millet! Osman zannediyor ki ben onun ve yakınlarının haznecisiyim. Hepiniz bilmelisiniz ki ben, siz müslümanların haznecisiydim. Şimdi anahtarları getirdim" diyerek Osman'a doğru fırlattı. Osman, anahtarları alarak Zeyd bin Sabit'e verdi.[31]
Belazuri şöyle yazıyor: "Halkı, Osman'a karşı isyan ettiren sebeplerden birisi, Hakem bin Ebi-l As'ı, Kuzâa kabilesinin zekatını toplamakla görevlendirip, toplanan üç yüz bin dirhemin hepsini ona bağışlamasıydı."[32]
Ehl-i Sünnetin diğer bazı alimleri bu konuyu şöyle yazıyorlar: "Halkın, Osman'a karşı kıyam etmesine sebep olan şeylerden birisi, Resulullah'ın (s.a.a) sürgün ettiğini Medine'ye döndürüp, ona yüz bin dirhem bağışlamasıydı."[33]
2- Osman, Afrika'dan gelen ganimetlerin humusu olan beş yüz bin dinarı damadı Mervan'a bağışladı. [34]
İbn-i Esir şöyle yazıyor: Afrika'nın ganimetinin humusunu Medine'ye getirdiler. Mervan, onu beş yüz bin dinara satın aldı; ama Osman onların parasını ondan almadı ve bedavaya sahihiplenmiş oldu.[35]
Buna ilaveten Osman, Mısır'dan gelen humusu da Mervan'a bağışladı. Allah'ın emrine uyuyorum diyerek akrabalarına iyilik yapıp, Beyt-ul malı onlara peşkeş çekiyordu.[36]
Bunlar, hesapsız olarak halifenin Mervan'a bağışladıklarından bir bölümüdür. Bunlara ilaveten (Hz. Fatıma'nın elinden zorla alınan) Fedek arazisini de İslâm devletinin halis malı olarak Mervan'a bağışladı.[37] Mervan'dan sonra da Fedek, Mervan'ın çocuklarına miras olarak kaldı. Böylece Resulullah'tan (s.a.a) kızına yetişen malı, ne miras olarak ne de babasının bahşişi olarak ona vermediler. Ama Osman, onu Mervan'a bağışladı ve çocukları onu miras olarak sahiplendiler. Yetmiş yıldan sonra Ömer bin Abdulaziz, onu Hz. Fatıma'nın (a.s) evlatlarına geri verdi.[38]
Osman'ın beyt-ul mal sofrasından yiyenler sadece Hakem ve Mervan değildi. Osman'ın diğer yakınları da Beyt-ul malı dağıtıyorlardı. Bunların bazı örneklerini de şöyle zikredebiliriz:
3- Osman, damadı ve amcası oğlu Mervan'ın kardeşi, Haris bin Hakem'e de yüz bin dirhem bağışladı.[39] Buna ilaveten zekat olarak halifeye gelen develeri de Haris'e bağışladı.[40]
Osman, bunlarla da yetinmeyip Medine'nin çarşısında Resulullah'ın (s.a.a) müslümanlara vakfettiği yeri de Haris'e verdi. [41]
4- Yine Osman'ın yakınlarından olan Said bin As'a -ki o, sarhoş ve ayyaşın tekiydi ve İslam tarihinde de iyi bir geçmişe sahip değidi. Babası da Bedir savaşında Hz. Ali'nin (a.s) eliyle öldürülmüştü- yüz bin dirhem bağışladı.
Böylece bu korkunç bahşişlere ancak halifenin yakını olamakla hak kazanabiliyordu insanlar!!
Bunun üzerine İslam'ın büyüklerinden bir grup halifenin bu işlerine itiraz ettiler. Halife onlara şöyle cevap veriyordu: "Onlar benim yakınlarımdır ve yakınlarına iyilik etmek her müslümanın vazifesidir. Ben de vazifemi yerine getirdim!!" [42]
Halifenin özrü kabahatinde büyüktür. Çünkü İslam'ın yakınlarına iyilik yapmayı emretmesi doğrudur; fakat insanın kendi malından bağışlayarak iyilikte bulunmayı emretmiştir, yoksa başkalarının malını yakınlara yedirmenin hiçbir sevabı olmadığı gibi çok büyük bir günahtır da.
5- Osman, yedi yüz bin dirhem Abdullah bin Halit bin Useyd'e verdi.[43]
Yakubi şöyle yazıyor: "Osman, kızını Abdullah bin Halit bin Useyd'e verdi ve Basra'nın valisi Abdullah bin Amir'e Beyt-ul maldan ona, altı yüz bin dirhem vermesini emretti." [44]
6- İki yüz bin dirhem Ebu Sufyan'a bağışlamıştır ki tarihte onun yaptıkları kimseye gizli değildir. [45]
Ali (a.s), kısa müddetli olan halifelik döneminde, Osman'ın tersine Beyt-ul malı taksim etmede en küçük taviz bile vermiyordu. Hiç kimseyi diğerine tercih etmiyordu. Valilerden her hangi birisinin bunu ihlal ettikleri raporunu alır almaz onları sorguluyor ve şiiddetle cezalandırıyordu.
Emir-ül Mü'minin (a.s), Mekke'nin valisi Kusam bin Abbas'a şöyle bir mektup yazdı: "Beyt-ul maldan sana gelenleri fakirler ve çoluk çocuk arasında taksim et. Bu malların sadece fakirlere dağıtılmasına dikkat et. Eğer artarsa buradaki fakirleri doyurmak için bize yollamalısın."
Ali (a.s), beyt-u malın müsthak olan yerlerinde kullanılmasına özen gösteriyor ve kimsenin, ihtiyacı olmadan bir dinar dahi almasına müsaade etmiyordu.
Emir-ül Mü'minin'nin (a.s) hilafeti döneminde Abdullah bin Zam'a (O Hazretin yareninden), Hazretin huzuruna varıp bir miktar Beyt-ul mal istediler. Emir-ül Mü'minin ona şöyle buyurdu: "Bu mallar ne benimdir, ne de senin. Bütün müslümanların malıdır. İslam askerlerinin kılıcı sayesinde toplanmıştır. Eğer sen de mücahitler gibi cephelerde çarpıştınsa onların aldığı kadar sen de alırsın. Yoksa ben, onların zahmetinin karşılığını başkasına veremem."[46]
Osman da Ali (a.s) gibi İslami ölçülere göre Beyt-ul malı taksim etseydi, öldürülmeyecek ve kendisinden sonra müslümanlar arasında böyle karışıklıklar da yaşanmayacaktı.
Emir-ül Mü'minin (a.s)'nin kendi hükümeti döneminde İsfahan'dan, bir gün bir miktar Beyt-ul mal geldi. Onun üzerinde bir parça da ekmek vardı. Ali (a.s) malları yedi kısma böldü. Daha sonra parça ekmeği de yedi kısma böldü. Her malın üzerine bir parça da ekmek koydu. Sonra ilk kim alsın diye kura çekti. [47]
Emir-ül Mü'minin (a.s), Kur'an-ı ölçü olarak aldığı için Beyt-ul malın dağıtımında Arap-Acem, siyah-beyaz vb. ayırımı yapmazdı.
Bir gün, birisi Arap olan ve kölelikten serbest bırakılan iki kadın Hz. Ali'nin (a.s) yanına gelerek ihtiyaçları olduğunu dile getirdiler. Hazret, onlara eşit bir şekilde buğday ve de 40 dirhem verilmesini emretti. Arap kadın itiraz ederek şöyle dedi: "Neden bizi eşit olarak görüyorsun? Ben, ondan üstünüm!" İmam (a.s) buyurdular: "Allah'ın kitabında İsmail oğulları İshak oğullarına üstün kılınmamıştır."
Osman, Beyt-ul maldan sadece yakınlarını zenginleştirmekle kalmayıp, dünyaperest kimselerin de meşru ve gayri meşru yoldan zenginleşmelerine sebep olmuştu. Bunlardan bazılarını aşağıda zikredeceğiz:
1- Halifenin kendisi, zamanının en zenginlerinden idi. Peşin olarak yüz elli bin ve bir milyon dirhemi ve gayri menkul olarak bağ-bahçe, deve-koyun gibi yüz bin dinar değerinde serveti vardı.
2- Abdurrahman bin Avf, Osman'ın yandaşlarından biriydi. Osman'ın zamanında öldü ve çok sayıda serveti kaldı. O öldükten sonra, paralarını keseler içerisinde halifenin huzuruna yığdıklarında, paranın diğer tarafında olan görünmüyordu. Dört kadını arasında taksim edildiğinde her birine 80 bin dinar düştü.
3- Zeyd bin Sabit'in şaşılacak bir serveti vardı. Öyle ki ölümünden sonra işlenmemiş altınları baltayla kırılarak, çocukları arasında paylaştırıldı.
4- Talha'nın mirasından biri de yüz öküz derisi altın idi. Osman, mısırlılar tarafından muhasara altına alındığında şikayetlenip şöyle dedi: "Ben ona kaç öküz derisi altın hediye ettim. Ama o benim bu iyiliklerim karşısında beni öldürmek istiyor." [48]
Bunlar halifenin, müslümanların malından bağışladıkları ve halifenin göz yummasıyla meşru ve gayri meşru yollardan elde edilen servetlerden birer örnekti. Hepsini zikretmeye kalkışacak olursak çok uzun süreceği malumunuzdur.
Burada aziz okuyucularımıza Emir-ül Mü'minin Hz. Ali'nin (a.s) 'Şıkşıkiye' hutbesinin bir kısmını sunmamızda yarar var:
Hazret şöyle buyurmuştur: "Üçüncüsü (Osman), iş başına geldiğinde, yemekten ve boşalmaktan başka bir işi yoktu. Sadece kendisi Beyt-ul malı dağıtmıyordu, yakınları da (Beni Umeyye) baharda yeşil ota saldıran develer gibi Beyt-ul malı yediler. Ama onun durumu dağıldı ve kötü ameli ölümünü yaklaştırdı. Müslümanların malını ona buna dağıtması ve israf etmesi onu yıktı ve ömrüne son verdirdi."[49]
Osman'ın bu tutumu, Hz. Ali'nin (a.s) hilafetinde çok zorluklar çıkarmıştır. Çünkü Osman'ın zamanında milyoner olanlar, Hz. Ali'nin (a.s) adil hükümetinde menfaatlerini tehlikede gördüler ve asayişi bozup adaletin icra olmasına mani oldular. Ali (a.s), hilafetinin ilk günlerinde Osman'ın bol keseden dağıttığına işaret ederek şöyle buyurdu: "Osman'ın ona buna bağışladığı tarlaları ve malları çok yakında Beyt-ul mal sandığına geri döndüreceğim."[50]
Geçmişte açıkladığımıza göre Ebuzer'in halifeyle mücadelesinin sebebi belli oldu. Ebuzer, Resulullah'a (s.a.a) verdiği ahdin hükmü ve de hakkı ve adaleti savunmak için İslam'ın onun boynunda olan risaleti gereğince, halifenin yanlış işleri karşısında direnip onu eleştiriyordu. Ayrıca halifenin bağışlarıyla mal servet sahibi olanları da, Allah'ın azabından korkutuyordu. O, gittiği her yerde çarşıda, pazarda, camide, sokakta, para ve mal stok edenleri kınayıcı şu âyet-i kerimeyi okuyordu: "Altını, gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanları elemli bir azapla müjdele."[51] Bu ayeti okumakla Osman'ın hükümetini baltalayıp, onları ateş ehli olarak tanıtıyordu.
Osman, Ebuzer'in eleştirilerinden üzüntü duyduğunu ve bunlardan vazgeçmesini belirten bir mesaj yolladı. Ebuzer ise mesajın cevabında ona şöyle bir cevap yolladı:
"Osman, beni Allah'ın kitabını okumamdan mı alıkoymak istiyor? Eğer Osman'ı kızdırmam ile Allah'ı razı ediyor isem, onu razı edip Allah'ı gazablandırmamdan daha iyidir."[52]
Böyle açık sözlülük, Ebuzer'in ayrımcılık ve adaletsizlik karşısında yılmadan direnişinin simgesidir. O, Halifelik makamına eleştirilerinden kesinlikle vazgeçmeyeceğini bildirdi. Ama teorilerini icra etmeden meydana gelen bir hadise Ebuzer ile halifenin irtibatını kesti.
1- Bir gün Ebuzer'in de aralarında bulunduğu bir toplantıda halife, Kâ'bul Ahbar'a şöyle bir soru sordu: "Halife, Beyt-ul maldan borç alıp daha sonra gelen Beyt-ul maldan onu ödeyebilir mi?"
Kâ'b: "Bir sakıncası yoktur."
Ebuzer, halifenin hedefini biliyordu. Halife borç yoluyla Beyt-ul malı harcamak istiyordu. Ebuzer, Kâ'b'a kızarak ona şöyle dedi: "Yahudi tohumu! Bizim dinimizi bize sen mi öğreteceksin?!"
İslam tarihini bilmeyenlerin aklına şöyle bir soru gelebilir: Kâ'b-ul Ahbar kimdir ve halifelik makamında ki rolü ne idi?
Bu soruyu cevaplamak için geriye dönüp Yahudilerin İslam aleyhindeki icraatlarına bakmalıyız:
Yahudiler İslam ordusu karşısında yenildikten sonra, İslam'ı manevi yoldan zayıflatmak için alimleri zahiri olarak müslüman gibi gözükerek, İslam adına bazı hurafeleri dine sokup, İslam'a darbe vurmaya karar verdiler.
Üzülerek söylemek gerekir ki, yönetimin yetersizliğinden yararlanarak, alimlerini müslümanların safına sokup, bir takım hakikatleri değiştirerek yerine hurafeleri yaymak suretiyle hedeflerine büyük ölçüde ulaşmış oldular.
Maalesef bazı tarihçi ve hadis alimleri onların sözlerini incelemeden tefsir ve rivayetlerde yer vererek, kendilerinden sonrakilerin hakikati anlamalarını zorlaştırdılar.
Kâ'b-ul Ahbar da bu Yahudi dönmelerinden birisiydi. İslam adına müslümanları arkadan vurmakla görevlendirilmişti. İyi bir senaryo oynayarak, yalandan İslam'ı temsil ediyormuş gibi gözüküp, müslümanlar arasında yerini aldı ve muhaddis ve fakih olarak tanındı. Hatta 3. halife onu İslam'ın en büyük alimi biliyor, hükümetin siyasi meselelerini ondan soruyordu. Ama Kâ'b gibilerinin mahiyetleri, Ebuzer gibi uyanık müslümanlara gizli değildi. İşte bunun için Kâ'b-ul Ahbar o toplantıda halifenin meyline göre fetva verdiğinde, Ebuzer hiç çekinmeden: "Yahudi tohumu! bizim dinimizi bize mi öğretiyorsun" demişti.
Şüphesiz halifenin müftüsüne olan saldırı, onun kendisine idi. Onun için bu hadise Ebuzer ile Osman'ın arasını daha da açtı.
2- Halife bir defasında yine Ebuzer'in ve Kâ'b'ın olduğu bir toplantıda şöyle bir soru yöneltti: "Bir kimse malının zekatını verirse, yine başkasının hakkı var mıdır?"
Kâ'b halifenin hedefini bilmeden hemen cevap verdi: "Hayır"
Halife ikinci soruyu şöyle sordu: "Biz, biraz Beyt-ul maldan alıp, bir kısmını işçilerimize ve bir kısmını da size verirsek bir sakıncası var mı?"
Kâ'b hemen: "Hiç sakıncası yoktur.", dedi.
Yine Ebuzer bir parça ateş kesilerek, asasını Kâ'b'ın göğsüne dayadı ve ona şöyle dedi: "Yahudi tohumu! Hangi cesaretle bizim dini hükümlerimizde fikir yürütüyorsun?" Daha sonra şu ayet-i Kerime'yi okudu: "...Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitab'a ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren... kimseler (in tutum ve davranışlarıdır)."[53]
Ayet-i Kerime zekatı belirtmekle beraber, başka bir görevi daha açıklıyor.[54]
Bu hâdise halifeyi daha fazla kızdırdı. Çünkü kendisi ve yandaşları Beyt-ul malı zekatını verdik adıyla dağıtmışlar ve altın ve gümüş stoku yapmışlardı.
Halifenin maksadı başta Ebuzer olmak üzere itiraz edenleri susturmak ve yaptıkları stokun İslamî kurallara aykırı olmadığını bildirmekti.
Ebuzer, Osman'ın bu soruyu, haram yoluyla elde ettiği malları meşrulaştırmak maksadıyla sorduğunu biliyordu.
Ebuzer, Emeviler hükümetinin mahiyetini biliyordu. Eğer şimdiden bunların önü alınmazsa gelecekte bu servetler hakkı ve haklıyı yok etmek için kullanılacak ve adil hükümetin icra edilmesine mani olacaktı.
Zamanın akışı Ebuzer'in görüşünü haklı çıkardı. Çünkü Cemel ve Sıffın savaşlarının asıl hedefi, Hz. Ali'nin (a.s) adil hükümetini yıkmaktan başka bir şey değildi. Ayşe'nin seferinin harcırahını beni Umeyye'nin zenginleri verdiler. Daha sonraları hadis uyduranların maaşları bu parayla ödeniyordu. İslam mücahitlerinin kanıyla ele geçen paralar şimdi İslam'ın yıkılması ve Resulullah'ın (s.a.a) gerçek sünnetinin saptırılmasında harcanıyordu.
Evet, Ebuzer bu durumları tahmin ettiğinden, bu gayri meşru işleri ortadan kaldırmak için zikr olunan ayeti okuyordu. Bu vesileyle onların, İslam'ın kanunlarıyla asla bağdaşmayan işlerine mani olmak istiyordu.
Bu olaylar, Ebuzer'in sürülmesine zemin hazırladı. Çünkü Ebuzer'in Medine'de kalması tahammül edilemezdi. Onun için Şam'a sürüldü.
Ebuzer, Şam'a vardığında gördü ki orası Medine'nin benzeridir. Muaviye halifelik hazırlığı yapıyor; Rum'a yakın olduğu, Rumların gelip gittiği ve onların karşısında zayıfladığımız belli olmasın bahanesiyle de kendisine saray yaptırıyordu. Yüzlerce insanı da bu sarayın yapımında çalıştırarak mahvolmalarına sebep oluyordu.
Ebuzer, halkın malının dağılmasına ve hainlik yapılmasına asla dayanamazdı. O bu sefer de Muaviye'nin fasit işlerine karşı mücadele başlattı.
O, Muaviye'nin Beyt-ul maldan yapılan güzel sarayını gördüğünde kızarak ona şöyle dedi: "Eğer bu saray müslümanların Beyt-ul malından yapılmışsa onlara hiyanettir bu. Yok eğer şahsi malından yapılmışsa israftır."
Resulullah'ın (s.a.a) yardımcısı bununla yetinmeyip, Osman'ın hükümetinin aynısı olan Muaviye hükümdarlığını rezil etmek için şöyle dedi: "Ben yersiz ameller ve harcamalar görüyorum ki müslümanlar arasında bunlara asla rastlamadım. Allah'ın Kitabı'nın ve Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin hilafına işlerdir bunlar. Bunların hükümetinde hak ayaklar altına alınıp, batıl diriliyor. Sadıklar yalanlanıyor, bir takım insanlar salâhiyeti olmadığı halde, müslümanların mallarını kendilerine ayırıyor, iyiler ve haklı olanlar ise mahrum bırakılıyorlar."
Bu sözler, Peygamber (s.a.a) ve Hz. Ali'nin (a.s) sözleri gibi yıkıcıydı. Onların mektebinin öğrencisinin ağzından çıkıyordu. Bu, Muaviye'nin hükümeti için çok tehlikeliydi. O, Ebuzer'in sözlerinin ne derece etki bırakacağını bildiğinden, onu susturmak için üç yüz dinar yolladı.
Ebuzer, onun hedefini iyi biliyordu. Muaviye'nin temsilcisine şöyle dedi: "Eğer bu para Beyt-ul maldan bu yıl benim maldan kesilen paraysa kabul ediyorum, yok eğer hediye ise benim ona ihtiyacım yoktur", dedi ve parayı geri çevirdi.[55]
O'nun adaletsizlik ve fesat ile öyle bir mücadele şekli vardı ki halkın duygularında tesir bırakıp, onları Muaviye'nin aleyhine ateşliyordu. Mesela bazen sabah namazını Şam surlarının kapısında kılardı. Beyt-ul mal kervanları şehre geldiklerinde şöyle sesleniyordu: "Bu kervanlar ateş yüklüdür. İyiliği emredip, kötülükten sakındırdığı halde, kendisi uymayanlara Allah lanet etsin!"
O, bazen Muaviye'nin sarayı önünde durur, onun aleyhine sloganlar atardı.
Muaviye tarafından Kansereyn'e hakim olarak atanan Cellam Gifari şöyle diyor: "Bir gün rapor sunmak için Muaviye'nin huzurundaydım. Aniden sarayın önünden bir ses duydum. Şöyle sesleniyordu: "Bu kervanlar ateş getirdiler. Allah, Emr-i bil Maruf, nehy-i anil Münker yapıp da kendileri uymayanlara lanet etsin."
Bu sırada Muaviye'nin renginin kaçtığını gördüm. Bana dönerek dedi ki: "Şu sesin sahibini tanıyor musun?" Ben: "Hayır", dedim. O: "O, Cundeb bin Cünade Gıfari'dir. Ve bu iş de onun günlük işlerinden biridir" dedi ve Ebuzer'i yanına getirmelerini emretti. Az sonra Ebuzer'i çeke çeke getirdiklerini gördüm. Onun karşısına diktiklerinde Muaviye son derece kızgınlıkla şöyle dedi: "Ey Allah'ın ve Peygamber'in düşmanı! Her gün benim aleyhime konuşma yapıyorsun. Peygamber'in sahabilerini, Osman'dan izin almadan öldürmeye yetkim olsaydı, seni bir gün bile yaşatmazdım. Ama halifeyi durumdan haberdar edip talimat isteyeceğim."
Cellam diyor ki: Ben, onu görmeyi çok arzuluyordum. Çünkü o, benim kabilemden idi. Onu iyice inceledim. Buğday tenli, az sakallı ve beli biraz bükülmüştü. Muaviye'nin askerlerinin elinde olmasına rağmen, ona karşı en küçük saygıyı bile göstermedi. Muaviye'nin cevabında şöyle dedi: "Ben Allah'ın ve Peygamber'in düşmanı değilim. Sen ve baban Ebu Sufyan Allah'ın ve Peygamber'in düşmanlarısınız. Siz küfrünüzü gizleyip, İslam'ı izhar ettiniz. Sen kendin kaç kez Peygamber (s.a.a) tarafından lanetlenmişsin. İslam Peygamberi (s.a.a), sana hiç doymaman için lanet etmiştir.
Ben Resulullah'tan (s.a.a) duydum senin hükümetin hakkında: "İslam hükümeti boğazı açık ve hiç doymak bilmeyen bir ferdin eline geçerse, müslümanlar uyanmalı ve onun şerrinden dikkatli olmalılar!" buyurmuşlardı."
Ebuzer, bu sözle hassas yerden darbeyi vurmuş ve Muaviye'nin çirkef yüzünü Resulullah'ın (s.a.a) diliyle açığa çıkarmıştı. Bu hadis meşhur hadislerden olduğu için Muaviye inkar edemedi. Mecburen şöyle dedi: "Resulullah'ın (s.a.a) maksadı başka birisidir."
Ebuzer: "Yanılıyorsun, bu hadisten maksat sensin. Ben Resulullah'tan (s.a.a) duydum ki seni şöyle lanetliyordu: "Allah'ım ona lanet et ve onun doymak bilmeyen gözünü toprakla doyur."
Ebuzer, daha sonra şunları ilave etti: "Ben, Resulullah'tan (s.a.a) duydum ki senin öbür dünyadaki halinden şöyle haber verdiler: "Muaviye ateşte yanacaktır."
O, bu hadislerle Muaviye'yi rezil etti. Ama o da günümüzdeki siyasetçiler gibi mahkum olduklarında güç kullandı. Yalancı bir gülümsemeyle Ebuzer'i gözaltına almaları emrini verdi.[56]
Değindiğimiz gibi Muaviye, Ebuzer'in açıklamalarının ne kadar etkili olduğunu biliyordu. Ebuzer, tebliğine bu şekilde devam edecek olursa çok geçmeden aleyhine kıyam olacak ve daha sonra Medine'ye kadar yayılacaktı.
İbn-i Battal şöyle diyor: "Muaviye'nin ordusu, Ebuzer'in sözlerinden etkilenmiş ve ona meyillenmişlerdi. Onun için Ebuzer'in Şam'da kalmasından korkuyorlardı."[57]
Diğer taraftan da Ebuzer gibi Resulullah'ın (s.a.a) büyük sahabisini tutuklamak genel olarak halkın zihninde kötü sonuçlar doğuracaktı. Onun için Osman'a mektup yazarak, Ebuzer'in Şam'da olması, kendi aleyhine kıyama sebep olabilir diye tanıtıp şöyle rapor etti:
"Halk, Ebuzer'in etrafında toplanıyor. Ebuzer'in halkı, senin aleyhine kışkırtmasından korkuyorum. Bu bölgenin halkına ihtiyacın varsa Ebuzer'i buradan uzaklaştır."
Osman ona, cevabında şöyle yazdı: "Ebuzer'i zayıf, çıplak ve vahşi deveyle Medine'ye doğru yola çıkar."
Muaviye hiç beklemeden halifenin emrini icra etti. Ebuzer'e olan kini yüzünden onu kötü bir halde Medine'ye doğru yola çıkardı.
Mes'udi şöyle yazıyor: "Muaviye, onu yalısı kuru ağaçtan olan bir deveye bindirdi ve çok vahşi ve acımasız beş kişiyi de onu Medine'ye götürmeleri için görevlendirdi. Deveyi çarparak götürdüklerinden Ebuzer, devenin üzerinden zıplayıp düşüyordu. Öyle ki Medine'ye vardıklarında Ebuzer'in paçalarının eti dökülmüştü. Az kalsın bu acıdan ölecekti."[58]
Ebuzer'i yaralı ve sızlar bir halde Osman'ın yanına getirdiler. Osman, onu görür görmez Kur'an'ın ayetinin hilafına -ki müslümana küçümseyerek hitap edilmemelidir- ona dönerek şöyle dedi: "Ey Cuneydap![59] Seni görmekle hiç de gözümüz aydın olmadı."
Ebuzer, tüm azametiyle şöyle dedi:
"Benim adım Cundep'tir, Cuneydap değil ve Resulullah (s.a.a), beni Abdullah diye çağırırdı. Resulullah'ın (s.a.a) bana verdiği ismi daha çok seviyorum."
Osman: "Benim hakkımda şöyle dediğini duydum: Ben diyormuşum ki Allah'ın eli bağlıdır. Allah fakirdir, biz zenginiz. Ne zaman böyle dedim?"
Ebuzer: "Eğer bundan başka bir mantığa sahip olsaydın Allah'ın malını zalimce belli kişiler arasında taksim edip, diğerlerini mahrum etmezdin? Ben Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: "As'ın çocukları otuza ulaşırsa, Allah'ın malını sahiplenip, birbirlerine peşkeş çekecekler; Allah'ın kullarını kendilerine kul edinecekler ve Allah'ın kitabını tahrif ederek tefsir edeceklerdir."
Halife bu hadisten çok incindi. Ama çaktırmamak için meclise göz gezdirip: "Böyle bir hadis duymuş musunuz?" dedi. Hepsi birden: "Hayır" dediler.
Halife şöyle dedi: " Vay haline senin ey Ebuzer, Resulullah'ın (s.a.a) diline yalan bağlayıp hadis mi uyduruyorsun?"
Daha sonra şöyle dedi: "Ebuzer'in savunucusu Ali'dir. Onu getirin." Az sonra Ali (a.s) meclise geldiler. Halife, Ebuzer'e az önce okuduğun hadisi oku dedi. Ebuzer, hadisi tekrar etti. Osman, Emir-ül Mü'minin'e (a.s) sordu: "Resulullah'tan (s.a.a) böyle bir hadis duymuş musun?"
-Ben böyle bir hadis duymamışım. Ama Ebuzer'in sözleri doğrudur.
-Onun doğruluğunu nereden biliyorsun?
-Çünkü Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduklarını duydum: "Göğün altında ve yerin üstünde Ebuzer'den daha doğru konuşan kimse yoktur."
Bu sırada toplantıda olanlar, Hz. Ali'nin (a.s) zekasının ve cesaretinin etkisinde kalarak şöyle dediler: "Evet, biz de bu hadisi Resulullah'tan (s.a.a) duyduk."
O anda Ebuzer'in asık suratı açıldı ve şöyle dedi: "Bir gün hadis uydurmakla suçlanacağımı aklımın ucunda bile geçirmemiştim. Hayatta kalıp da bu ithamı Resulullah'ın (s.a.a) ashabından duyacağımı zannetmezdim!!"
Gerçi Osman, o toplantıda As oğulları hakkında olan hadisin üstünü kapadı. Ama onun kapaması hakkın üstünü örtemezdi. Çünkü asırlar geçmesine rağmen, bazı Sünni alimler dahi bu hadisi nakletmişlerdir.[60]
Ebuzer'i mahveden Şam-Medine seferi, onun beden gücünü elinden almış ve incitmişti. Ama ne Medine-Şam, ne de Şam-Medine seferleri onun ruhunu hiç bir şekilde etkileyememişti. Yine, adaletsizlik ve Beyt-ul malı dağıtanlara karşı mücadelesinde en küçük taviz bile vermiyordu.
Ebuzer'in Medine'ye geldiği ilk günlerde, Osman'ın toplantısında hazır bulunduğu bir sırada Abdurrahman'ın malını, paylaştırmak amacıyla halifenin yanına getirmişlerdi. Ondan o kadar servet kalmıştı ki altın ve gümüş keselerini Osman'ın önüne yığdıklarında, Osman karşısındakini göremiyordu.
Osman, Abdurrahman'ın ölümüne üzülerek şöyle dedi: "Onun için ümitliyim. Çünkü misafirperver ve fakir fukaraya yardım eden birisiydi."
Kâ'b-ul Ahbar devamlı olarak halifenin sözlerini, kayıtsız şartsız tasdik ediyordu. Bu defa a yine halifenin sözlerini tasdik etti.
Bu sahne Ebuzer'i üzdü. Son derece yorgun ve bitkin olmasına rağmen, ayağa kalkıp asasını aldı ve Kâ'b'ın başına vurarak şöyle dedi: "Yahudi tohumu! Bu kadar mal bırakan birinin hakkında ümitli olduğunu ve Allah ona her iki dünyanın saadetini verdi diyorsun ha ..."
Daha sonra şöyle ekledi: Ben Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: "Ölümümde bir kırat[61] dahi mal kalmasını istemem."
Osman, Ebuzer'in tabiatını denemek için topluluk içerisinde onu korkutmak için şöyle dedi:
-Sen neden halkı, benim aleyhime kışkırtarak asayişi bozuyorsun?
-Ben, seni ve arkadaşını (Muaviye'yi) bilgilendirdim. Ama benim nasihatlarıma uyacağınıza hile ile geldiniz.
-Yalan söylüyorsun; [62]sen asayişi bozuyorsun. Şam halkını bana karşı kışkırtıyorsun.
O anda Ebuzer, art niyetli olmadığını, kendi şahsiyetini ve hakikat peşinde olduğunu belirten tarihi bir söz söyledi: "Ebu Bekir ve Ömer'in yolundan git de sana itiraz etmesinler. Yani ben maceracı değilim. Eğer böyle olsaydım onların hilafeti döneminde de onlarla muhalefet ederdim. Çünkü sizin üçünüzün de halifeliği aynı şekildedir. Ama sen, hak ve adalet sınırını aşmışsın. Onun için ben, seninle mücadele etmeyi kendime vazife bildim. Eğer sen, önceki iki halife gibi yapsan seninle de muhalefet etmem."
Osman, Ebuzer'in mantıklı sözü karşısında mat olduğu için şöyle dedi: "Senin bunlarla ne işin var?!!"
Ebuzer, şöyle cevap verdi: "Ben, Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker yapmakla görevliyim."
Osman, Ebuzer'in karşısında bir şey yapamıyordu. Mecliste hazır bulunanlara dönüp şöyle dedi: "Size göre ben bu adama ne yapmalıyım? Acaba ona kırbaç mı vurdurayım, hapse mi tıkayayım, öldüreyim mi, yoksa İslam devletinden sürgün mü edeyim? Çünkü o, müslümanların arasına ihtilaf sokuyor!!"
Bu sırada mecliste hazır bulunanlardan Ali (a.s), yumuşaklıkla ve mantıkla söze girerek şöyle buyurdular: "Benim bu konudaki görüşüm Âl-i Fır'avn içerisinde bulunan Mu'min'in görüşüdür. (Kur'an'da da nakledildiği üzere) O Hz. Musa hakkında Fır'avn Ve adamlarına şöyle dedi: "Eğer doğru söylüyorsa kabul edin, yalan söylüyorsa kendisinindir. Yoksa onun korkuttuğu azaba duçar olursunuz!" (Mu'min, 28)
Emir-ül Mü'mimin (a.s), bu ilahi mantıkla mecliste hazır bulunanları etkiledi ve bir defa daha Ebuzer'i, Osman'ın hilesinden alıkoydu.
Osman, Hz. Ali'nin (a.s) sözlerine kızdı ve ikisi arasında tartışma oldu. Ama sonunda o toplantıdan kendi faydasına bir netice alamadı. Sadece Ebuzer'le konuşmayı herkese yasakladı.
Osman bir daha Ebuzer'i çağırıp, yumuşatmaya çalıştı. Ama ümidi suya düştü. Zira Ebuzer, onu görür görmez şöyle dedi: "Resulullah (s.a.a), Ebu Bekir ve Ömer'in nasıl davrandıklarını görmedin mi? Acaba sen onlar gibi mi davranıyorsun? Sen haşin bir şekilde davranıyor, işkence ediyorsun."
Bu sözler Ebuzer'in, davasından vazgeçmeyeceğini ifade ediyordu. Osman'ı her türlü anlaşmadan ümitsiz bıraktı ve onu, Ebuzer'i sürgün etme kararında sabit kıldı. Onun için çekinmeden şöyle dedi:
- Medine'den çıkmalısın.
- Ben de senden bıkmışım ve seninle bir şehirde kalmak istemiyorum. Ama nereye gideyim.
- Nereye istersen gidebilirsin.
- Şam'a döneyim; zira orası Allah'ın düşmanlarıyla cihat yeridir.
- Ben seni Şam'dan döndürdüm ki orayı ifsat etmeyesin diye. Bir daha nasıl seni oraya göndereyim?
- Irak'a gideyim mi?
- Hayır, Irak'a gidecek olursan bir toplumun içine gitmiş olursun ki onlar halifeliği kabul etmiyorlar.
- Mısır'a gideyim mi?
- Hayır.
- Peki nereye gideyim?
- Sahraya gitmelisin ki halk ile ilişkin kesilsin.
- Sahradan, İslam merkezine hicret ettikten sonra yine sahraya mı döneyim?
- Evet!
- Peki, Necd sahrasına gidiyorum.
- Hayır, Medine'nin uzak doğusuna, Rebeze sahrasına gideceksin ve oradan bir tarafa ayrılmayacaksın![63]
Ebuzer, Rebeze'nin ismini duyunca dedi ki: "Allahu Ekber! Resulullah (s.a.a), doğru haber vermiştir. Resulullah (s.a.a), önceden başıma gelecek her şeyden haber vermişti."
- Ne haber vermişti?
- Beni, Mekke ve Medine'de bırakmayacaklarını ve sonunda Rebeze'de öleceğim haberini vermişti.[64]
Burada hamiyet sahibi her müslümanın düşünmesi ve sorması gerekmez mi k, acaba ilahi bir kimsenin ve Resulullah'ın (s.a.a) mücahit yarenlerinden olan birisinin mükafatı bu mudur? Necd sahrasında bile kalmasına izin verilmezken, müslümanların Beyt-ul malını tarumar eden dünyaperestler halifenin göz bebeğidir diye hürmet ve hizmete layık görülsün de, Resulullah'ın (s.a.a) gerçek yarenleri sahraya sürgün edilsin! Acaba İslam mantığı buna izin veriyor mu? Ebuzer'in doğruyu söylemek, fesat ve adaletsizlikle mücadele etmekten başka ne suçu vardı ki?!!
Ebuzer'in sürgün hükmü kesinleşti ve halife, Ebuzer'i Rebeze'ye kadar götürmesi için bir muhafız görevlendirdi.
Osman, halkın ayaklanmasını önlemek için, Ebuzer'le konuşmayı ve onu uğurlamayı yasakladı. Halk, halifenin korkusundan onu uğurlamaya cesaret edemediler. Ama Haşimi'ler ve Ebuzer'in sadık dostları Ali (a.s), Hasaneyn (a.s), Ammar, Akil, halifenin yasağını çiğneyip, Ebuzer'i uğurlamaya geldiler.
Bu sırada Hasan bin Ali (a.s), Ebuzer ile konuşmaya başladı. Halifenin emrini icra etmekle görevlendirilen halifenin müşaviri ve damadı Mervan, uğurlamaya gelenleri engellemek için Hasan bin Ali'ye (a.s) şöyle dedi: "Ey Hasan! Bitir artık, halifenin bu adamla konuşmayı yasakladığını bilmiyor musun?"
Emir-ül Mü'minin (a.s), Mervan'ın bu küstahlığına kızarak, onu itti ve atını kamçılayarak şöyle buyurdu: "Çekil bakalım Allah'ın cehennemliği!" Daha sonra Ebuzer'e dönerek şöyle buyurdu: "Ey Ebuzer! Sen, Allah için halifeyle muhalefet ettin. Bu yüzden O'nun lütfunu ummalısın. Onlar, dünyaları için senden korktular; sen ise dinin için onlardan korkuyordun. Onların dünyalarını onlara bırak ve dinini onların tehlikesinden kurtar.
Onlar senin kaçındığın dünyaya ne kadar da muhtaçtırlar. Halbuki sana yasak ettikleri şeylere senin hiçte ihtiyacın yoktur.
Kıyamet günü kimin kârlı, kimin zararlı olduğu belli olacak. Eğer yerler ve gökler bir kulun üzerine kapansa, o kul takva yolunu seçerse Allah, onu kurtuluşa erdirir ve kapalı kapıları onun yüzüne açar.
Yalnız hakka sığın ve batıldan kork. Eğer, onların dünyalarıyla işin olmasaydı, seni severlerdi; dünya malından kendine bir pay ayırsaydın, senden emin olurlar, endişeleri olmazdı."
Daha sonra Emir-ül Müminin (a.s), uğurlamaya gelenlere hitap ederek şöyle buyurdu: "Amcanızla vedalaşın." Ve Akil'e hitap ederek: "Kardeşinle vedalaş buyurdu."
Akil, ilerleyip şöyle dedi: "Ey Ebuzer! Bu son dakikalarda ne diyeyim. Biliyorsun ki biz seni çok seviyoruz ve sen de bizi çok seviyorsun.
Allah'tan kork ve sakın. Ondan sakınmak kurtuluş yoludur. Zorluklara karşı sabırlı ol. Çünkü sabır ruhun büyüklüğünün alametidir.
Bilmelisin ki hedef yolunda sabır ve istikameti zor saymak, kudretsizlik ve acizliktir. Kurtuluşun gecikmesinden ve sıkıntıdan yorulmak bir nevi ümitsizliktir. Buna göre kesinlikle ümitsizlenme."
Daha sonra sözü İmam Hasan (a.s) alarak şöyle buyurdu: "Bunların sana yaptıklarını görüyorsun. Dünya ebedi olmadığı için unut. Meşakkat ve zorlukların karşılığını ahirette almak için katlan. Sabırlı ol ki Resulullah (s.a.a), senden razı olduğu halde onunla buluşasın."
Hz. Hüseyin (a.s) de söze başlayarak şöyle buyurdu: "Amcacığım, Allah bu durumu değiştirebilir. Allah, her gün yaratıp yok edendir. Bunlar dünyalarını sevdikleri için seni üzdüler ve bu şehirde kalmana izin vermediler. Ama sen dinin için onları günahtan alıkoymaya çalıştın. Onların ne kadar da senin kaçındırmak istediğin mala ihtiyacı vardır. Halbuki sana yasak ettikleri şeyden sen ganisin.
Allah'tan sabır isteki üzülmeyesin. Allah'a sığın, çünkü sabır dinin bir bölümü ve büyüklük alametidir. Ama üzüntü ve dargınlık, ne günü çabuk geçirir ne de ölümü uzaklaştırır."
Ammar'ın tüm vücudunu sinir almış, titriyordu. Şöyle dedi Ebuzer'e: "Seni korkutanları, Allah korkutsun. Allah'a yemin ederim ki eğer sen onların dünyasıyla uyum sağlasaydın, emanda olacaktın. Onların işlerini alkışlasaydın, seni seveceklerdi. Halkı senin aleyhine yönelten şey, onların dünyaya olan bağlılıkları, ölümden korkmaları ve başta olanı sevmekti. Bunlar dinlerini halifenin yandaşlarına bağladılar. Onlar da bunun karşılığında dünyalarından onlara verdiler. Her iki grup da dünyada ve ahirette hüsrandadır."
Ebuzer, artık yaşlanmış ve yaşı geçmişti. Ağlayarak şöyle dedi: "Allah'ın rahmeti üzerinize olsun Ey Resulullah'ın Ehl-i Beyti! Sizi gördüm Peygamber'i hatırladım. Benim, Medine'de sizden başka kimsem yoktur.
Benim vücudum, Hicaz'da Osman'ı, Şam'da ise Muaviye'yi sıktı. Osman Medine'de kalmama izin vermediği gibi, Mısır'a, Basra'ya gitmeme de izin vermedi. Çünkü halkı onların aleyhine kışkırtacağımdan korkuyordu. Beni öyle bir yere yolluyor ki orada Allah'tan başka hiç bir yardımcım yoktur. Ben, Allah'tan başka hiç bir şey istemiyorum. Allah'ım benimle olduğu müddetçe hiç bir şeyden korkum yoktur."[65]
Diğer taraftan Mervan halifenin yanına gelerek durumu anlatıp, Hz. Ali'den (a.s) şikayet etti. Osman, Emir-ül Müminin'nin (a.s), verdiği emre uymamasına kızarak şöyle dedi: "Ey müslümanlar! Ali benimle muhalefet ediyor. O, benim temsilcimi geri çevirip, işini yapmasına mani olmuş. Allah'a yemin ederim ki bu yaptıklarının cezasını vereceğim."
Emir-ül Müminin (a.s), Ebuzer'i uğurlayarak döndüğünde, halk O'nu karşılamaya giderek, halifeyi kızdırdığını bildirdiler.
Hazret şöyle buyurdu: "Onun kızması atın ağzında bulunan gemine kızması gibidir. Onu, dişleriyle o kadar sıkar ki, sonunda yorulup bırakır. Yani onun, bana kızması hiç bir şey ifade etmez, sadece kendisini üzecektir."
Ali (a.s), Osman'la karşılaştığında Osman, şöyle dedi: "Bana karşı çok cüretkar olmuşsun. Artık benim temsilcimi geri çeviriyorsun."
- O, benim uğurlamama mani olmak istedi. Ben de onu kovdum. Ama sana karşı muhalefet etmedim.
- Ben Mervan'a, kimsenin Ebuzer'i uğurlamaması için emir vermiştim.
- Senin her emir verdiğin şey, hatta hakkın ve İlahi emrin hilafına olsa bile uymaya mecbur muyuz? Yemin ederim ki böyle bir emre asla uymayacağız.
- Mervan'ın diyetini vermelisin. Ona küfretmişsin. O da sana küfredecek ve atını kamçılayacak.
- Atım onun ihtiyarında. Ama bana kötü laflar sarfedecek olursa, ben de sana yalanı olmayan kötü şeyler söylerim.
- Sen, ona kötü laflar sarfetmişsin, o niye sana söylemesin? Allah'a yemin ederim ki sen bana Mervan'dan daha iyi değilsin.
Ali (a.s), bu cümleyi duyduğunda çok sinirlendi ve şöyle buyurdu: "Benimle böyle konuşmakla beni Mervan'la bir mi tutuyorsun? Allah'a and olsun ki ben senden üstünüm. Babam, senin babandan, annemde senin annenden üstündür. İşte ben kılıcımı çektim, sende kendini hazırla."
Osman sinirlenip yüzü kızardı, ama tepki gösteremedi. Mecburen yerinden kalkıp evine gitti. Ali (a.s) de meclisi terk etti. Haşimi'ler, Ensar ve Muhacirler, Hz. Ali'nin (a.s) tarafını tuttular.
Ertesi gün Osman, Hz. Ali'yi (a.s) halka şikayet ederek, şöyle dedi: "Ali, beni eleştiriyor ve eleştirenlere destek oluyor."
Sonunda bir grup müslümanın arabuluculuğuyla halife ile, Hz. Ali'nin (a.s) ihtilafı azaldı. Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Ben, Ebuzer'i uğurlamakla, hakkımı eda etmekten başka hiç bir kastım yoktu."[66]
Halifenin, Ali (a.s) ile tartışmasında, O Hazretin mukaddes makamına yaptığı hakaret bağışlanamaz. Halife, kendi damadı Mervan ile Ali (a.s) arasında hiç bir fark gözetmeyerek ikisini eşit saydı.
Şüphesiz burada halife hevasına kapılmıştır. Yoksa Ali (a.s) nasıl Mervan ile kıyas olunur? Üstünlüğün ölçüsünü ne bilirsek bilelim, halifenin mukayesesini düzeltemez.
Nasıl olur da Kur'an-ı Kerim'in, Resulullah'ın (s.a.a) nefsi olarak tanıttığı Hz. Ali'yi (a.s) iğrenç soydan gelen Mervan ile aynı kefeye koyar?!
Geçmiş sayfalarda da belirttiğimiz gibi Mervan ve babası İslam'ın en büyük düşmanlarından idiler ve Resulullah (s.a.a) ile hiç bir muhalefetten çekinmiyorlardı. Öyle ki Resulullah (s.a.a), onları Taif'e sürdü ve Osman'ın halifelik dönemine kadar orada kaldılar.
Mervan, sadece Resulullah (s.a.a) zamanında değil, hatta Hz. Ali'nin (a.s) hilafeti döneminde de, o Hazret ile muhalefet ediyordu. Hatta Cemel savaşında Talha ve Zubeyr'in ordusuna katılarak İmam'a karşı savaştı.
Emir-ül Müminin'nin (a.s) askerleri, Mervan'ı esir tuttuklarında Hasaneyn'e (a.s) yalvarıp babalarının yanında kendisine şefaat etmelerini istedi.
Emir-ül Müminin (a.s), Hasaneyn'nin (a.s) şefaatını kabul ederek onu azad etti. Bazıları arz ettiler: "Ya Emir-ül Müminin! Mervan, seninle biat edecek mi?"
Hazret buyurdular: "Osman öldükten sonra benimle biat etmedi mi? Benim, onun biatına ihtiyacım yoktur. O, yahudi sıfatlı ve hilekardır. Eğer bu gün eliyle bana biat etse, yarın başka bir uzvuyla bozacaktır."
Daha sonra şöyle buyurdu: "O, çok az bir müddet hükmedecektir. O dört kuvvetli ve tehlikeli koçların babasıdır. İslam alemi onların elinden çok çekecektir."
İslam tarihinde Mervan'ın çok kötü bir geçmişine rağmen Osman'ın onu, Ali (a.s) ile terazinin aynı kefesine koyup "Sen benim yanımda Mervan'dan daha iyi değilsin" demesini nereye koyabilirsiniz?!
Osman'ın, İslam'ın zıddına olan işleri kendi zamanında herkese açık ve belliydi. Resulullah'ın (s.a.a) yarenlernnden bir grup da onun bu değersiz işlerini devamlı olarak eleştiriyordu. Daha sonraki asırlarda mutaassıp muhaddisler ve tarihçiler halifenin, Resulullah'ın (s.a.a) mücahit dostu Ebuzer'i sürgün etme suçunu örtbas etmek için, nice yalanlar ve yorumlar nakletmişlerdir.
Gerçi bu yorumlar o kadar esassızdır ki bunların yalanı hiç bir insaflı ve alim kimseye gizli değildir; ama yine de konun tekmili ve olaylardan hebersiz kimselere yardımcı olmak için bunlardan bazılarını zikredip değerlendireceğiz.
İslam tarihinde ilk kez Ehl-i sünnet muhaddis'lerinden 'Muhammed bin İsmail Buhari', Osman'ı savunup kendi sahihinde şöyle demiştir: "Ebuzer, sadece 'Kenz' ayetinin içeriği ve tefsiri hakkında Muaviye ile muhalefet etmiştir; Osman ile hiç bir ihtilafı yoktu! Ebuzer, halkın kendi aleyhine tahrik olduğunu görünce kendi isteği ile Medine'yi terk edip Rebeze'ye göçtü!!"
İşte, Buhari'nin kendi yazdıkları:
Zeyd bin Vahap diyor ki: "Ben Rebeze'de Ebuzer ile görüştüm. Neden orada kaldığını sordum."
Dedi ki: "Şam'da idim. Muaviye ile Kenz ayeti hakkında ihtilafımız oldu. O, ayetin sadece Ehl-i kitap hakkında olduğunu; ben de hem Ehl-i kitap, hem de müslümanlar hakkında olduğunu söylüyordum. O beni, halifeye şikayet etti. Halife, beni Şam'dan Medine'ye getirtti. Medine'ye vardığımda halk bana muhalefet etti. Sanki beni tanımıyorlardı. Ben olayı, Osman'a anlattığımda o, bana dedi ki: "İstersen Medine'de kal, istersen halkın itirazından kurtulmak için başka bir yere git!!" Böylece burayı seçtim. Eğer bana siyah bir köleyi hükümran olarak verse yine ona itaat ederim!!"[67]
Buhari bu asılsız hikayeyi nakletmekle, Ebuzer ile hakim sulta arasında olan büyük ihtilafları ve Ebuzer'in sürülmesine sebep olan hakikati örtbas edip olayı başka türlü göstermek istiyor. Ancak tarihin mütevatir metinleri, geçmiş sayfalarda da açıkladığımız gibi hakikatleri sergileyerek, en küçük belirsizlik dahi bırakmamıştır.
Buna ilaveten, Buhari'nin naklini doğru bile farz etsek, Ebuzer'in Rebeze'ye gidişi kendi isteği üzere gerçekleştiyse, peki ya Şam'a gitmesi nasıl yorumlanacak? Acaba Ebuzer, kendi gönlüyle mi gitmişti, yoksa halife mi onu Rebeze'den önce oraya sürmüştü?!
Osman, hicretin 30. yılları sırasında Kur'an'ı toplattırıp, Kufe, Basra, Şam gibi büyük şehirlere birer nüsha yollayarak, "Bütün Kari'ler bu Kur'an'ın yüzünden okumalıdır; ta ki lehçe ve diğer ihtilaflar ortadan kalksın",diye emir yayınladı.
Aynı zamanda ilk kez Kenz ayeti hakkında Osman ile Ubeyy bin Kâb'ın arasında ihtilaf çıktı. Halife şöyle dedi: "Ayette 'Atıf Vavı' yoktur. Ayetin ikinci kısmı sadece Ehl-i kitap hakkında nazil olmuştur." Ama Ubeyy bin Kâb ayette 'Atıf Vavı'nın olduğunda ısrar ediyordu. Buna göre ayetin manası müslüman ve gayri müslüman herkesi kapsıyordu.
Bunların arasındaki ihtilaf o kadar şiddetlendi ki Ubeyy bin Ka'b: "(Vav'ı) yerine bırak, yoksa kılıcımı kılıfından çekerim" dedi. Osman çaresiz kalıp (Vav'ı) yerine koydu.[68]
Burada şunu sormak gerekir: Nasıl oldu da Ubeyy bin Kâ'b'ın, halife ile olan muhalefeti bu maceraların yarısını bile doğurmadı da, bu ayet hakkında Ebuzer'in Muaviye ile olan ihtilafı bu büyük hadiseye yol açtı; böylece Ebuzer, Şam'dan Medine'ye getirildi; daha sonra da halkın baskısı altında kalarak Medine'yi terk etti?!
Meşhur tarihçi Belazuri kendi kitabı Ensab-ul Eşraf'da Ebuzer ile halife hakkında bir takım hakikatleri beyan etmiştir. Fakat bahsin sonunda asılsız bir hikayeyi de nakletmekle, açıkça hakikati tahrif etmiştir.
O, Buşr bin Havşeb adlı birisinden o da babasındanşöyle naklediyor: "Ben Rebeze çölünden geçiyordum. Yaşlı ve ak sakallı birisinin çadırda yaşadığını gördüm. Bu kimdir diye sordum.
Dediler ki: "Ebuzer, Resulullah'ın (s.a.a) sahabisi."
Ona dedim ki : "Burası Benî Gifar kabilesinin yeri değil."
Dedi ki: "Ben buraya zorla gelmişim."
Daha sonra Buşr diyor ki: "Ben bu olayı Said bin Musayyib'e dedim. O, Ebuzer'i yalanlayarak şöyle dedi: "O, kendi isteğine göre Medine'yi terk edip Rebeze'ye göçmüştür!!"[69]
Buşr bin Havşeb'in babasından naklolunan hadisenin son bölümü bir kaç delile göre yalandır.
1- Ebuzer'i yalanlamak, Resulullah'ı (s.a.a) yalanlamaktır. Çünkü Resulullah (s.a.a), onun hakkında şöyle buyurmuştur: "Göğün altında ve yerin üzerinde Ebuzer'den daha doğru konuşan birisi yoktur."
2- Ebuzer'in sürgün edileceğinin, Resulullah (s.a.a) tarafından haber verildiğini bütün tarihçiler ve muhaddisler nakletmiştir. Biz de geçmiş sayfalarda Muruc-uz Zehep'den bu konuyu nakletmiştik.
3- Nasıl olurda bir şahıs İslam merkezini terk edipte sahraya göçer? Acaba normal birisi böyle bir şeyi yapar mı? Kaldı ki Belazuri'nin kendisi Ebuzer'den "Osman, beni sahraya sürdü" sözünü de nakletmiştir!![70]
4- Belazuri'nin kendisi, bu konunun tersini başka bir yerde şöyle yazıyor: "Ebuzer'in Rebeze'de ölüm haberini duyan Osman, 'Allah rahmet etsin' dedi. Ammar da hazır bulunduğu o toplulukta şöyle dedi: "Evet Allah, Ebuzer'e rahmet etsin."
Osman, Ammar'ın sözüne kızıp, ona hakaret etti ve daha sonra şöyle dedi: "Ebuzer'i sürdüğümden pişman olduğumu mu sanıyorsun?"
Bu sırada Ammar'a kırbaç vurmalarını emretti. Bununla da yetinmeyerek şöyle dedi: "Sen de Rebeze'ye gitmelisin!!"
Ammar, Rebeze'ye gitmeye hazırlanmıştı. Benî Mahzum kabilesi, Ammar ile yıllar önce dostluk ve birbirlerini savunma ahdi bağlamışlardı. Hz. Ali'nin (a.s) huzuruna vararak O'ndan, Osman ile konuşup Ammar'ın sürgüne gönderilmesine mani olmasını istediler.
Ali (a.s), Osman'a dedi ki: "Allah'tan kork. Sen salih ve müslüman birisini sürgün ettin ve sürgün yerinde öldü; şimdi de başka bir büyük şahsiyeti mi sürmek istiyorsun?!"
Ali (a.s) ile Osman arasında tartışma büyüdü. Osman dedi ki: "Sen sürgüne daha layıksın!"
Ali (a.s) buyurdular ki: "Olsun. Beni sürecek isen, hadi ne bekliyorsun?"
Bu esnada Muhacirler toplanıp Osman'a dediler ki: "Seninle iki kelime konuşmak isteyeni sürmen doğru değildir."
Bu muhalefetler karşısında Osman, Ammar'ı sürgün etmekten vazgeçti.[71]
Bu açık deliller karşısında Belazuri'nin, Said bin Musayyib'in sözlerine itimat etmesini anlamak mümkün değil!
Bu deliller hakikati belirtmek için yeterli değil mi?
Belazuri'nin, Ebuzer'in hakkında yazdığı ve naklettiği bu çelişkili sözleri, araştırmacıları gerçekten hayrete düşürmüştür.
O, bir taraftan Ali (a.s) ve Ammar'ın, Osman ile tartışmasını naklediyor, diğer taraftan da diyor ki: Osman'a sordular: "Ebuzer, kendisini senin sürdüğünü söylüyor. Bu nasıl olur?"
Osman cevaben: "Hayır böyle bir şey yoktur. Ebuzer'in İslam'daki fazileti benim yanımda sabittir" diyor.[72]
Bu çelişkiler nasıl yorumlanabilir?
Ebuzer'in sürgün edilmesini nakledip onun hakkını zayi edenlerden bir diğer meşhur tarihçi de Ebu Cafer Taberi'dir. O, kendi tarih kitabında olayı öyle bir şekilde nakletmiştir ki rivayetin metni ve senedi onun yalan olduğunu açıkça gösteriyor.
Biz onun rivayetini değerlendirmeden önce, okuyucularımızın, rivayette geçen şu bölüme dikkat etmelerini istiyoruz:
"...Hicretin 30. yılında Ebuzer, Şam'dan Medine'ye sürüldü. Bu konuda çok şeyler söylenmiştir. Ben onları söylemek istemiyorum. Ama bu konuda Muaviye'yi mazur görenler görüşü "Sürri"nin bana naklettiği şu hikayeye dayanmaktadır:
İbn-i Sevda (Abdullah bin Saba)'nın bu işte eli vardı. O, Şam'a geldiği gün, Ebuzer'le görüşüp, ona şöyle dedi:
"Ey Ebuzer! Muaviye, müslümanların malını, Allah'ın malı olarak adlandırıp, bu yoldan müslümanların malını kendine çekip, onların adını mahvederek onları mahrum kıldı."
Ebuzer, Muaviye'nin yanına giderek şöyle dedi: "Neden müslümanların malını, Allah'ın malı diye adlandırıyorsun?"
Muaviye şöyle cevap verdi: "Allah, sana rahmet etsin ey Ebuzer! Bizler Allah'ın kulları değil miyiz? Mal Allah'ın malı, kullar Allah'ın kulları ve emir de Allah'ın emri değil midir?"
Ebuzer: "Böyle söyleme" dedi.
Muaviye cevap verdi: "Ben demiyorum mal Allah'ın malı değildir. Ben Müslümanların malıdır diyorum."
Abdullah bin Saba, Ebu Derda ve Ubade bin Sabit'in peşi sıra gidip, onları da tahrik etmek istedi. Abu Derda, onu tutuklayıp Muaviye'ye götürerek dedi ki: "Ebuzer'i senin aleyhine tahrik eden işte budur."
Ebuzer, Şam'da oturuyor ve Tahrim suresinin Kenz ayetini okuyordu. Zenginleri fakirler ile eşitliğe davet ediyor ve onları tahrik ediyordu. Zenginler onu, Muaviye'ye şikayet ettiler. O da Osman'dan talimat istedi. Osman da onun yol harcını verip iyi davranmasını emretti.
Ebuzer, Medine'ye vardığında Osman: "Şam halkı neden seni şikayet ettiler?" dedi.
Ebuzer, cevap verdi: "Allah'ın malı dememeliler ve zenginler de mal biriktirmemelidirler." Böylece bir tartışma oldu. Daha sonra Ebuzer, Osman'dan Medine'yi terk etmek için izin istedi. Osman dedi: "Medine'yi daha kötü bir yerle mi değiştiriyorsun?"
Ebuzer: Resulullah (s.a.a) buyurdular ki: "Medine'de Baras hastalığı yayılırsa orayı terk et!"
Osman: "Peki, Resulullah'ın (s.a.a) emrine uy." dedi.
Ebuzer de Medine'yi terk edip Rebeze'de ikamet ederek, orada bir de cami yaptı. Osman, bir kaç tane deve, iki tane de köle bağışlayıp mesaj yolladı. Ve hicretten sonra göçebe olmasın diye de bazen Medine'ye uğramasını istedi.[73]
Taberi'nin rivayeti işte budur. Şimdi bakalım senet bakımından ne derece itimat edilebilir?
Taberi'nin rivayetinin ravileri beş şahıstır:
1-Sürrî
2-Şuayb bin İbrahim
3-Atiyye bin Said-il Ufiyy-il Kufî
4- Seyf bin Ömer
5- Yezit Fak'âsî
Bu şahısların rivayetleri, hadis alimlerinin nazarında değersiz ve itibar edilmeyecek niteliktedir. Çünkü Sürrî, yalancı ve hadis uyduran biridir. Şuayb bin İbrahim de muhaddisler yanında durumu meçhuldür. Doğru sözlülüğü veya yalancılığı bilinmeyen biridir.
Seyf bin Ömer de hadis uyduran biridir. Hadis otoriteleri onun rivayetlerine itibar etmezler.
Yezid bin Fak'asî de meçhul birisidir.
Atiyyet-u Ufî ise tartışmalı birisidir. Bazıları, onun rivayetini vusuk (itibar edilen), bazıları da zayıf biliyorlar. Eğer Şia olduğuna ihtimal verilse bile onun adına uydurmuşlardır. Taberi kendi tarihinin 3-4-5. ciltlerinde 701. rivayette hicretin 11'inden 37'sine kadar olan olayları nakletmiştir ve bu dönemin hakikatlerini maalesef ters yüz ederek vermiştir.
Bu kişilerden sadece 3-4-5. ciltlerde rivayetler nakletmiş. 5. ciltten sonra ise ilginçtir ki diğer ciltlerde, bunlardan hiç bir rivayete rastlanmıyor.
Acaba Sürrî ve Seyf bin Ömer'in bilgileri, tarihin bu hassas dönemini mi kapsıyordu? O da öyle bir dönem ki sadece mezhep olayları