Risâle-i Nur'dan naklettikleriniz güzel şeylerdir ve basireti olanlara bu kadarı bile çok şeyler anlatıyor. Ancak size "Hz. Ali'de, Âl-i Beyt'in mümessili olması hesabiyle mâhiyet-i Muhammed (s.a.v), Nur-u Muhammed (s.a.v) vardır; muvâzeneye gelmez ... Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in nesli kıyamete kadar gidecek; onlar hakiki verese-i Nebevî'dirler" cümleleri üzerinde durup tekrar tekrar düşünmenizi rica ediyorum. Allah rızası için düşünün ve karar verin; Sünnîler (hatta ümmet) bu cümlelerde beyan edilen hakikatin hakkını ne kadar verebilmişlerdir?! Boş verin muvâzeneye gelmemeği, keşke muvâzeneye getirip Ali'yi de başka bir çoklarını koydukları kefeye koyabilselerdi? Hilâfette dördüncü sıraya koydukları gibi, fazilette de diğer üç halifenin ardından dördüncü olarak kabul edilmiyor mu? Nur-u Muhammed olduğunu itiraf ettikleri  bu mukaddes nurdan ne kadar nur, ne kadar feyiz alabildiler? Hasan ve Hüseyin'in Peygamber'den mirâs aldıkları nelerdi acaba? Mal-mülk mü? Yoksa Peygamber'in nur-i mukaddesi, ilim ve irfanı mı? Eğer ikincisi ise, o zaman ne kadar sahip çıkabildiler bu mirasa acaba? Onlar sadece sekiz on tane mi, hadis miras aldılar Peygamber'den? Zira bu kadardan fazla hadis nakletmemişlerdir kaynaklarında! Bu hesapla Ebu Hureyreleri, Abdullah b. Ömerleri Peygamber vârisi olarak tanıtmak daha uygun ve daha mantıklı olmaz mı? Risaleler için de aynı şeylerin geçerli olduğunu düşünüyoruz. Hz. Ali'nin hakkında bu tespitte bulunan ve kendisini Hz. Ali'nin şakirdi olduğunu iddia eden Said-i Nursî'nin risalelerinde ne kadar Ali izine rastladınız acaba? Hz. Ali'nin en önemli eseri olan ve hakkında "Allah kelamının altında ve beşer kelamının üstünde" denilen "Nehc-ül Belâğa"nın neden kokusu gelmiyor Rısâlelerden?! Hatta bir çok yerinde  "Nehc-ül Belağa'nın" öğretileriyle çelişen tespitler yer almaktadır.

Yok bunları rüya ve keşif yoluyla elde ettiğini iddia ediyorsa o da ancak kendisini bağlar. Rüya ve keşf-u kerâmet iddialarıyla İslâm'ı öğrenmeğe çalışanların ne hallere kaldıklarını ve aziz İslâm'ın başına neler getirdiklerini bir nebze olsun anlayabilmek için Türkiye'deki tarikatların içine girip onları yakından görmek, yeterli olacaktır herhalde. Evet, eğer gerçek İslâm'ı öyle iddialarla, rüyalarla veya bir takım şahsi yorumlarla öğrenmeğe çalışmak, birbiriyle çelişkili yüzlerce İslâm anlayışını  karşımıza çıkarır ve ne yapacağımızı, hangisini tercih edeceğimizi şaşırıp kalırız. Daima ölçüler,  aklî ve naklî (Kur'ân ve sahih sünnete dayanan) somut delillere dayanarak hareket etmek lazım. Her kes kendi görüşlerini, özellikle başkalarının da  kabul edip reddedemeyeceği delillere, belgelere dayanarak ortaya koyabildiği takdirde ancak inandırıcı olabilir. Yoksa hep kendi kaynaklarına ve kabullerine dayanarak insanları ikna etmeğe çalışırsa, buna hiçbir zaman muvaffak olamayacaktır.