| Ana Sayfa > Aktüel > Bilim Dünyasından |
|
|
Eskiden insanlar kainatı düz ve statik zannediyorlardı.Ancak bilim geliştikçe bunun böyle olmadığı öğrenildi.Bilim adamları uzaydan gelen ışık kümelerinin tayflarına bakarak aynı gezegenden gelen ışığın bir müddet sonra daha uzaktan geliyor olduğunu fark ettiler.Yani gezegenler birbirinden zaman geçtikçe uzaklaşıyordu,yani evren büyüyor yada şişiyordu.
Bu veri elde edilince bu tesbiti evrenin ilk anı nasıldı?sorusuyla değerlendirdiler.
Büyüyen bir şeyin tersten okunuşu küçülme yada büzüşmeydi.Ve böylece evrenin ilk anının küçük bir nokta olduğu ve bugünkü halinin büyük bir patlama sonucu gerçekleştiği anlaşıldı.
Bilim adamlarının açıkladığına göre ilk an ile şimdiki an arasında 15 milyar yıl söz konusuymuş ve evren sürekli şişiyor ve genişliyormuş.
İşte bu teoriye büyük patlama adı verildi.BİG BANG!
Şimdi şu sorunu cevabı aranıyor.Bu büyüme ne kadar sürecek ve sonunda ne olacak?
Buna da bazı cevaplar var.
Bir balon üzerine yan yana konulan iki nokta DÜŞÜNELİM.Balon şişirilince iki nokta arası uzaklaşır mı?Yakınlaşır mı?
Cevap her ikisi de doğrudur.Bir yandan uzaklaşırken diğer yandan da yakınlaşırlar.O halde evrende büyürken aynı zamanda küçülüyor da.Yani aldığımız her nefesin bizi yaşatırken ölüme de götürmesi gibi.
Evren büyüyor ama aynı zamanda dürülüyor da.
1) Bir gün havadaki seslerin çözümünü bulup,atmosferdeki sesleri toplayarak
tarihteki seslerin çözümü bulacağız.Böylelikle de tarihte kim hangi anda ,nerede
ne demiş bulup tarih bilimine yeni yazılımlar katacağız.
2) Belki aynı şeyi ışık içinde yapabilecek ve ışıktaki saklı görüntüleri
çözüp,tarihin her anının görüntüsünü elde edebileceğiz.Çünkü nihayetinde ses
gibi ışıkta yok olmuyor ve bir yerlerde ilerliyor.
3) Tıp ilmi öyle gelişecek ki tüm organların benzeri ya da yapayı yapılabilecek
ancak ruh yapılamayacağı için bunlar robot canlılar olarak bizlere hizmet
edecekler.
4) Dünyamıza en yakın ve uydumuz olan AY’a atmosfer kurup orada da yaşamaya
başlamaya ne dersiniz ?
5) Uzaya yerleştirilecek yansıtıcılar ile dünyadaki karanlık bölgeleri
gerektiğinde aydınlatmayı başarabilecek miyiz?
6) Ses ve görüntüleri istediğimiz yere anında gönderebiliyoruz,peki cisimleri
,özelliklede canlıları kargo şirketlerine ihtiyaç duymaksızın istediğimiz yere
anında nakletmeyi ne zaman başaracağız? Sanırım bu deneyler sırasında epeyce
cisim,tavşan yada fare telef olacak! Peki cisimleri anında bir yere naklettik
diyelim peki canlıların ruhunu nasıl nakledeceğiz? Bence bu deneyleri cansız
cisimler üzerinde araştırsak daha iyi olacak.
7) Bütün eğitim ve öğrenim her zaman ve her yerde bilgisayarlarla yapılacağına
göre öğretmenler işsiz mi kalacak?
8) Geleceğin dünyasında imar kanunlarıda değişecek ve tüm çatılara hava alanı
konulması mecburi olacak,Çünkü herkesin tek kişilik küçük uçakları
olacak!Böylece tüm kentlerdeki park yeri sorunları da çözülmüş ve otogar
çalışanları da işsiz kalmış olacak.
9) Görünmez olma deneyleri başarıya ulaşırsa görünmez olmayı keşfeden kişi bunu
insanlığın hizmetine sunacak mı?
10) Genetik ilmi gelişip anne karnındaki çocuğun beynini geliştirdiğimizde doğar
doğmaz konuşan ve yürüyen bebeklerle başedebilecekmiyiz?
Bir gül fidanını susuz bırakırsak onun kökleri daha derinlere gider ve su
arar.Gelişmesi geç olur.Çok su verirsekte arayış yapma gereği duymaz ve
derinlere gitmez ve toprağın üstüne yakın bir yerde kalır ve böylece de
yazın sıcağından aşırı derecede etkilenir.Belki de kavrulur ve kışında
donar.Ayrıca bol su alarak havasız kalma ihtimalide vardır.Bir gül su
fidanına yazın kışa göre daha çok su vermek gerekir.Bilim adamları yazın
haftada 19 litre su verilmesi gerektiğini söylüyorlar.Eğer özenle baktığınız gül su sorununu çözmenize rağmen açmıyorsa gölgede
kalmış olabilir.Gül’ün hergün 6 saat güneşte kalması gerekir.Güneş ışığı
almazsa gülünüz çiçek açmaz.Gölgede kalan gül’ün boyu uzun olur ama
hastalıklara direnci olmaz.Güllerin taliplisi ve düşmanı çok olur! Bu nedenle arada sırada ilaçlamakta
gereklidir.
İşte Gül’ün bu hassasiyetlerinden dolayı GÜL GİBİ BAKMAK,GÜL GİBİ GEÇİNMEK
atasözleri kitaplarda yer almıştır.
BÜTÜN GÜLLERİNİZE GÜL GİBİ BAKIN !
Darwin evinin bahçesinde toprağa eğilmiş vaziyette elindeki bir kemanı
çalmaya çalışıyormuş.Sonra kemanı bırakıp kaval çalmaya başlamış ve sonrada
başka bir aleti ..ve bu günlerce devam etmiş.Onu izleyen hizmetçisi konukomşuya Darwin’in artık kafayı yediğini söylemeye başlamış.Hatta
bazılarınada onu izlettirmiş.Bir çok kişi aynı kanaati paylaşmış.Yıllar sonra Darwin hazırladığı bir çalışmada topraktaki solucanların
kulaklarının işitip işitmediğini bu deneylerle tesbit etmeye çalıştığını
aktarmış.
Bilim adamları evrenin oluşmasından bu yana geçen süre içinde oluşan kar
kristallerinin birbirinin tıpa tıp aynısı olma ihtimalinin "0" olduğunu
söylüyorlar.Bazıları da bu kristalleri insan yüzüne benzeterek
;birbirlerine çok benzediği görülse bile aslında tıpkı insan yüzü gibi bütün
kar kristalleri birbirinden farklıdır diyor.Hodri meydan ! Aksini iddia eden ispatlasın.
*********
EĞER BİR ELMAYI dünya kadar büyütebilmek mümkün olsaydı, bu büyüklükle orantılı
olarak, elmayı oluşturan her bir atom, futbol topu büyüklüğüne gelecekti. İşte o
zaman onlardan bir tanesini elimize alır, evirir çevirir ve atom hakkında merak
ettiğimiz her şeyi öğrenebilirdik değil mi?.
Yo hayır!
Bu kadar basit değil. Maalesef, dünya kadar büyük bir elmanın, futbol topu kadar
büyük atomları bile, onlar hakkında yeterince bilgi edinmemiz için hâlâ daha çok
küçüktür. Eğer atom çekirdeğini görmek istiyorsak, atomu futbol topu kadar değil
de, bir futbol sahası kadar büyütmemiz gerekir. İşte o zaman çekirdek, ortada
bir futbol topu kadar dururken onun 1000 metre kadar uzağında dönüp duran
elektronlardan herhangi birisi ancak ancak bir bilye büyüklüğüne gelir.
Şimdi bu örneği en küçük atom olarak bilinen Hidrojen atomuna uygulayalım. Eğer
Hidrojen atomunun çekirdeği bir futbol topu (artık elmadan hiç bahsetmiyorum,
hayaline güvenenler onun büyüklüğünü aşağı yukarı tahmin edip, samanyolunda
müsait herhangi bir yere koyabilirler) kadar büyürse, atomun kendisi 2000 metre
çapında bir küre olarak karşımıza çıkar.
Eminim dikkatinizi çekmiştir, maddenin temel yapı taşı olarak bilinen atomun
kendi yapısı mutlak yoğunlukta bir madde değil. Tam tersine çekirdek ve
elektronlar arasındaki devasa alan, bildiğimiz mânâda hiçbir ‘madde’
barındırmamaktadır. Ve eğer bir atomu tamamen çekirdeği ile doldurmaya kalksak
1015 tane çekirdeğe ihtiyacımız olacaktır. Bu kısaca şu anlama geliyor:
Eğer, maddî varlığımızı oluşturan atomların parçacıkları arasındaki mesafeler
kapatılacak olsa, bir insan şu anki boyutundan tam yüzbin kez küçülmüş olur. Bu
bir iğnenin ucundan da küçük bir şey demektir. Yaklaşık olarak milimetrenin
binde biri gibi mikroskobik bir şey. İsterseniz yeryüzünde yaşayan tüm
insanların mutlak yoğunlukta madde olarak kapladıkları yeri de
hesaplayabilirsiniz. Bunun için ortalama bir insanın ağırlığını (60 kg) atom
çekirdeğinin yoğunluğu ile (1015g/cm3) çarpmanız yeterli olur. Ortaya çıkan
miktar 1cm3 bile etmeyecektir.
Hiç boşluğu kalmamış tamamen çekirdekten oluşan bu kütlenin hacminin azalması
elbette kütlesini değiştirmeyecektir. 1cm3 kadarı neredeyse bir milyar ton
çeker.
“Eğer çevremizdeki her şey ve hatta insanlar bile büyük çoğunluğu boşluktan
oluşan atomlardan ibaretse, gerçekte maddesel yapımız bu kadar az ise, neden
kapalı kapılardan, duvarlardan çizgi roman kahramanları gibi geçip gidemiyoruz?
Maddeleri katı ve sert yapan nedir?”
Aslında bu soruyu cevaplandırmak hiç de kolay değildir. Bu soruyu kuantum
teorisinin ortaya koyduğu gerçeklerle düşündüğümüzde bu basit soruyu son derece
karmaşık bir dizi cevaplar silsilesi karşılayabilir ancak.
Elektronların atom gibi küçük bir mekana sıkıştırılmaları olağanüstü büyüklükte
bir hız kazanımına yol açar. Normal bir elektron, atom içinde saniyede yaklaşık
1000 km gibi bir hızla hareket eder. Bu olağanüstü hız sonunda, atom katı ve
sert bir kütle görünümüne bürünür. Bunu eski model uçakların pervanelerinin,
hızla dönerken yuvarlak ve tam bir katı yüzeymiş gibi görünmesine
benzetebiliriz.
•••
Elektronların hiç bir parçacığın yapamayacağı şekilde, iki deliği olan bir
engelden, ikisinden de aynı anda geçebilmesi gibi özellikler ilim adamlarını
şaşırtmakta ışın-dalga özelliğinden de öte metafizik konuları gündeme
getirmektedir. Elektron gibi atom altı taneciklerin ışın-dalga özellikleri
değil, tanecik yapıları da madde anlayışıyla tamamıyla çelişen bir durum ortaya
koymaktadır. Elektronların tanecik yapısına bakarak tanecik yapının katı madde
özelliği olduğunu zannetmiyelim. Kuantum mekaniğinin bulgularına göre aslında
parçacık denen şey de, dinamik bir etki, ya da hareketten ibaret kalan bir şey.
Parçacıklar enerjiden oluşturulabildikleri gibi, tamamen enerjiye de
çevrilebiliyor. Yani kısaca söylersek yaşadığımız dünyada “temel parçacık”,
“maddî öz” ya da “yalıtılmış nesne” gibi klâsik kavramlar artık bir tarafa
bırakılıyor.
Ne varki madde anlayışımızdaki bu değişiklikler gördüklerimizin ve nesnelerin
bir hayâldan ibaret olduğu anlamına da gelmez. Ortaya çıkan gerçek,
zannedildiğinin aksine madde taneciklerinin kendilerinin sabit hakikatlarının
bulunmadığı, bağımsız bir öz olmadığıdır. Arkada hükmeden “Kudrete” “etki
mekanizması” adını takmak da problemi çözmemektedir. Madde ve hatta enerji ve
mânâ diye görünen ve yansıyan ne varsa, ona ne ad verirsek verelim, Yok’u var
eden bir Yaratıcının İlahî isimlerinin tecellisinden başkası olmamaktadır.
Konuyu anlamamıza yardımcı olması bakımından şöyle bir misal verebiliriz:
Bir gölge oyununu düşünün, ışık kaynağının bir miktar uzağında bulunan perdede,
seyircilerin gördüğü, ‘asıl’ değildir. Asıl olan ya perdenin arkasında ya da
ışık kaynağının önünde duran başka bir cisimdir. Görünen, o cismin kendisinin ve
hareketlerinin yansımasıdır. Eğer gölge oyununun mantığını bilmiyorsak, perdede
görünenin asıl olduğuna hükmedebiliriz. Oysa perdedeki yansıma ‘var’ olmakla
birlikte, varlığı kendinden ve gerçek bir varlık değildir. Bu misalde olduğu
gibi madde de, ‘var’ olmakla birlikte varlığı ve ‘var kalabilmesi’ kendinden
değildir.
•••
Yeni çağın bilimlerinden Kuantum fiziği, atomaltı dünyaya inerek, oradaki gerçek
durumu, içinde yaşadığımız kâinatı oluşturan zerrelerin dünyasının bildiğimiz
dünyadan çok farklı olduğunu keşfetti. Buna göre birbirinden ayrı ve farklı
duran elektron gibi atom parçacıkları, aslında birbiriyle alâkalı ve bağlı;
bölünmez dinamik bir bütünlük içinde bulunuyordu. Atom tanecikleri birbirinden
çok uzak olsalar da sebep-sonuç zinciri olmaksızın birbirine bağlıdıydılar.
Örneğin, elektron en-boy-derinlik gibi hiç bir ölçümlemeğe gelmeyen bildiğimiz
objelere benzemeyen bir tavır sergiliyordu. Yani elektronu, çekirdeğin etrafında
dolaşan minicik bir küre gibi düşünmüyoruz artık. Bunlar aslında maddeyle
bağdaşmayan bir takım özellikler... Elektronun hem ‘dalga’ hem de ‘tanecik’
özelliği göstermesi bir takım garip sırlara da anahtar olmaya başladı. Evet
elektronun dalga özelliği sergilediğinden şüphe yok.. Elektronu kapalı bir
televizyon ekranına yöneltirseniz küçük ışık noktası elde edersiniz. Bu onun
parçacık özelliğindendir. Aynı zamanda enerji bulutu şeklinde uzayda dağılan bir
dalga gibi de davranır.
Elektronların “dalga yapısının” gündeme getirdiği bir konu daha var: Mademki
atomu meydana getiren tanecikler dalga özelliği gösteriyorlar. Onların
oluşturduğu makro sistemlerin ve topyekün cisimlerin ‘özel şartlarda’
kendilerini meydana getiren elektronlar gibi ‘dalga’ yahut ‘ışın yapısı’,
sergileyip sergilemeyeceğidir. Bu soru bizi çok ilginç neticelere götürüyor:
“eşyanın görünmez olması” “zaman ve mekanda yolculuk” ve “ışınlanma” gibi
konuları bilimin gündemine sokmaktadır. Nitekim yoğun manyetik ortamlar gibi
bazı özel şartlarda söz konusu durumların işaretleri elde edilmiştir.
•••
Newton fiziği, maddenin katı ve sert olduğu gerçeğinden yola çıkıyordu. Bu ilk
bakışta da son bakışta da doğru gözüküyordu elbette. Dokunduğumuz herşey,
duvarlar, ağaçlar, eşyalar.. Herşey maddenin katı ve sert halini gösteriyordu.
Oysa göz değil de bir elekton mikroskopuyla baktığımızda orada gördüğümüz şey,
%99 boşluk %1 ışıktan ibaretti.
Küçücük bir ışık kaynağını karanlık bir odada hızla çevirsek, ışıktan bir çember
oluştururuz. Bu ışık kaynağına ikincisini, üçüncüsünü hatta bir dördüncüsünü
ilave edip bunları ışıktan küreler oluşturacak şekilde hareket ettirsek uzaktan
bakan birisi karanlık içinde ışıktan bir çember değil bir küre görecektir. Bu
kürelerin sayısını artıracak olursak ta, üç boyutlu bir madde modeli oluşturmuş
oluruz. İşte kuantum fiziğine göre yaşadığımız kâinattaki madde, kabaca bu
örnekteki gibidir. Kısaca, madde, bilardo topları gibi katı taneciklerin bir
araya gelmesinden oluşmamaktadır.
Gözlerimizin gördüğü herşey, ağaçlar, kuşlar, bulutlar, çiçekler, başka
insanlar.. Var’lıklarını maddenin—bizim muhatap olduğumuz—katı gerçekliğinden
almadığına göre, onları yok’tan Var Eden’in, ve her ân hareket halinde tutan
Yaratıcı’nın kudretinden ve isimlerinden alırlar.
Kısaca varlık, yoktan var edilmiş olmakla birlikte, her an varedilmeye devam
etmektedir.